27 Kasım 2006

Aristidi'nin Rozeti


"Haldun Sevel, Haziran 1994'te, Maviş adlı küçük teknesiyle, Ayvalık'tan yola çıktı. Bir süre sonra Midilli'nin 'Kolpos Yares' koyuna demirledi. Geceyi orada geçirdi. Ertesi sabah teknede tembellik ederken, kulağına bir türkü çarptı:


'Ela popses tukoma/ Masu pekso baklama/ Naka tebu niyageli/ Napo leksu çiftetelli, çiftetelli, çiftetelli...'

Sevel ayağa kalkıp bakındı. Az ötedeki kayıktan geliyordu bu ses. Civardaki teknelere balık satan yaşlı bir adam, hem sazının tellerine vuruyor, hem de türküyü söylüyordu. Kayıkta kürek çeken, 12-13 yaşlarında bir kız çocuğu da vardı. İhtiyar birkaç el kol hareketi yapınca tombul kız kayığı Maviş'e yanaştırdı. Haldun Sevel, yarım Yunancası ile balığın fiyatını öğrenmeye çalışırken, ihtiyar gayet temiz bir Türkçe ile sordu:


'Siz Türk müsünüz?'

Evet...


'Yoksam İstanbul'dan, Fenerbahçe'den mi?'

Sevel, bu soruya da olumlu cevap verdiğinde ihtiyar ile küçük kız birbirlerine bakıp gülmeye başladılar. Ardından ihtiyarın soruları geldi:


'Belvü duruyor mu Belvü?.. Murat 'ın babası Mustafa Kaptan yaşıyor mu?.. Todori ne durumda?..'

Eski günleri anlatmaya başlamıştı: 'Ben, bundan 40-50 yıl önce Belvü Gazinosu'nda Müzeyyen Senar Hanımefendi okurken, ona sahnede beyaz karanfil verdim, benim elimi sevdi, onu yanaklarından öptüm.'


Artık balık satmayı boşlamıştı ihtiyar adam. Anlatıyor, anlattıkça daha da anlatası geliyordu: İstanbul Rumlarındandı... Ona burada Aristidi Kaptan derlerdi... Yanındaki, Atina'da yaşayan kızından olma torunu Panayota idi, tatil için gelmişti... Yoksa Aristidi orada yalnız yaşıyordu...



Aristidi Kaptan sordu:


'Sende rakı var?'

Evet, vardı.


'Ama Atatürk 'ün rakıdan?..'

'Herhalde Kulüp Rakısı istiyor' diye düşündü Sevel. Sonra Aristidi'nin koya bakan küçücük evine gittiler. Az sonra yemek masası; çiroz salatası, lakerda, sirkeli cacık, salata çorbası ve zeytinyağında kızartılmış iri barbunlarla donatılmıştı. Anlatmayı sürdürdü Aristidi Kaptan: Babası, dedesi hep İstanbulluydu... Son olarak Moda'da, Mektep Sokak'ta oturmuşlardı. 6-7 Eylül (1955) olaylarından sonra ayrılmak zorunda kalmışlardı... Şimdi 80'ini aşmıştı...


Haldun Sevel, 'Yaşlısın, hastasın, niye kızının yanına taşınmıyorsun? Burada doğru dürüst hastane yok, doktor yok' demesi üzerine, Aristidi Kaptan elini Türkiye kıyılarına doğru sallayarak şöyle dedi:


'Gitmem... Bak buradan memleketi seyrediyorum, gitmem...'

Bu arada rakılar bitti, uzoya geçildi.


Böyle sıcak anılarla dolu birkaç günden sonra ayrılık vakti geldi. Sevel sordu:


'Tekrar geleceğim... Benden ne istersin?'

Aristidi Kaptan iki şey istedi:


'Atatürk'ün rakısından getir... Bir de Fenerbahçe rozeti...'

Haldun Sevel, Aristidi'ye niye ceket yakasında yıpranmış, solmuş bir Fenerbahçe rozeti taşıdığını sordu. İhtiyar anlatmaya başladı:


'Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra İstanbul işgal edildi. Halimiz perişandı. İşgalci İngilizlere, Fransızlara beddua ediyorduk. Mütarekenin sonuna doğru, babam heyecanla geldi. Maça gidecektik. İngiliz takımı ile Fenerbahçe karşılaşacaktı. Herkes Fenerbahçe'nin perişan olacağını sanıyordu. Çok sert bir maç oldu. Fenerbahçe kazandı. Ortalık bayram yerine döndü. Sokaklarda fener alayları yapıldı. İstanbul halkı evindeki gaz lambalarında kullandığı gazı dahi, meşaleleri yakalım, galibiyeti kutlayalım diye bize verdi. İşte bu rozeti o gün yakama taktım, bir daha da çıkarmadım.'

Futboldan anlamasa da Fenerbahçe taraftarı olan Haldun Sevel bunun üstüne Aristidi'nin elini öptü.


Aradan iki yıl geçti. Söz vermesine, çok istemesine rağmen Sevel, Midilli'ye gidemedi. Nihayet, 1996 yazında fırsatını buldu. Rakıları ve Fenerbahçe rozetlerini teknesine yükleyip yola çıktı. Ve Aristidi Kaptan'ın kapısını çaldı...


Geçen sürede Aristidi iyice kötülemişti. Önce onu tanımadı. Sevel, Kulüp rakılarını, Fenerbahçe rozetlerini çıkarınca hafızası yavaş yavaş yerine geldi:


'Niye bu kadar geç kaldın?'

Zar zor yerinden kalkan Aristidi, eski ceketini giydi... Yakasına yepyeni Fenerbahçe rozetini taktı... Arkadaşlarının koluna girip kahvenin yolunu tuttu.


Oflaya puflaya, dura kalka, nefes nefese kahveye vardı ve rozetini gururla arkadaşlarına gösterdi:



'Size demiştim. Geldi, işte rozetim geldi.'

Kahveden koca bir alkış sesi yükseldi.


Kısa bir süre sonra, Aristidi dünyaya gözlerini yumdu. Mezarına, Haldun Sevel'in Fenerbahçe ve Moda'dan alıp götürdüğü memleket toprağı serpildi."



13/01/2006
Emre Aköz - Sabah

17 Ekim 2006

Foucault'nun Sarkacı

Foucault'nun Pendulumu çok basit ve çok zevkli bir oyun vasıtasıyla blogumuza teşrif ettiler. Mouse'a basılı tutun, ip fırlatın, bırakın, yeniden basın. Böylece ilerleyin. Çok uzağa atmayın, yerle bir olmayın. İki denemede iyi bir oyuncu olursunuz. Zevkli.

Foucault'nun Scrotumu ise bir sonraki oyunumuz olacak!



15 Ağustos 2006

Ockham'ın Usturası



Londra'da çektiğim fotoğraflara bakıyordum. Bir yol tabelası çekmişim, aylar sonra uyandım neden çektiğime: "Ockham - 1 km" diyordu. Ta 1300'lü yıllarda William diye bir arkadaşın yaşadığı Ockham köyü. Hani usturası meşhur olan William. Frankofonlar Occam'lı Guillaume diye tanırlar kendisini.

Bu William, skolastik dönemde felsefeciler ayrı, Vatikan ayrı, herkes bir konuda yetmiş iki laf ettiğinden olacak, kavramlar iyice aklını karıştırdığında düşünmüş taşınmış, 700 yıl sonra bile geçerliliğini koruyan önermeyi ortaya atmış: "Bir sorunun iki ayrı teorik çözümü varsa bunlardan daha basit olan doğru kabul edilmelidir". Yani Ockham'lı William'a göre, daha çok done içeren, mevzuyu sofistike hale getiren teorinin çıkıntıları ustura vasıtasıyla tıraşlanmalıdır.

Edouard Jeauneau'nun deyişiyle "Fazlalık durumundaki varolanları, parazit durumundaki urları kesip atmak" işleviyle ön plana çıkmış bu bilimsel prensip, bir anlamda, "düşünmenin ekonomi ilkesi"dir.

Bilimadamı terminolojisiyle "Evreni n sayıda elemanla açıklayabiliyorsak n+1 unsurla açıklamaya çalışmamalıyız" denebilecek bu prensibi bir felsefeci ise şöyle açıklayacaktır:

"Nal sesleri duyduğunuz zaman atları düşünün, zebraları değil".

01 Ağustos 2006

Neyzen Tevfik

1950'lerin başında bir gece Beşiktaş meyhanelerinden birine, elinde bir ney muhafazası taşıyan, 25-30 yaşlarında, iyi giyimli bir genç girer.


Şöyle bir etrafı kolaçan ettikten sonra, boş bulduğu bir masaya ilişip, havalı bir el hareketi ile garsonu çağırır:
- Bakar mısın buraya...
- Buyur beyim?
- Bir Fahrettin Kerim bana. Biraz buz, az da badem.
- Başüstüne beyim.



Fahrettin Kerim, o zamanların kısa boyuyla meşhur İstanbul valisi Fahrettin Kerim Gökay'ın adı ile anılan minik rakı şişesi. Hatta "mini mini valimiz, ne olacak halimiz" şeklinde tekerlemesi de vardır.


Sipariş gelmeden daha, mekanın sahibi gelir masaya,
- Delikanlı, bakar mısınız?


Delikanlı afili bir bakış atar;


- Buyurun?
- O masadan kalkmanızı rica edecektim, şu arkadaki masaya alsak sizi.
- Ne münasebet efendim, boştu masa ben geldiğimde.
- Üstadın masasıdır bu, buraya gelen herkes bilir, kimse oturmaz!
- Ne üstadı imiş canım bu?


Patronun gözü masadaki neye ilişir ve gözüyle işaret eder:



- Üstad; Neyzen Tevfik...
- O da iyi çalar tabii, lakin benim üstad diyeceğim adam bu aleti benden iyi üflemeli.


Patron sinirlenir, genci yakasından kavrar, iki de fedai hareketlenir masaya doğru.


Tam o sırada arkalarından ses gelir:
- Barba, bırak otursun çocuk...


Az önce meyhaneye girip, kimsenin haberi olmadan duruma şahit olan Neyzen Tevfik'tir konuşan. Son demleridir artık üstadın, durulmuştur artık. Yavaşça ilişir arkadaki boş masaya, bir fahrettin kerim de o söyler, az da badem.


Delikanlı ikinci şişeyi de bitirdikten sonra, neyi çıkartır muhafazasından, dudaklarına götürür.


Patron artık dayanamaz acele seyirtir masaya:


- Delikanlı ayıp yahu, üstadın yanında... Her şeyin bir edebi, usulü var yahu!



Arka masadan Neyzen'in sesi duyulur:


- Bırak Barba, çalsın çocuk.


Barba, üstada hürmetten, geri geri çekilir karanlığa doğru, delikanlı başlar bir taksim üflemeye. Herkes bırakır çatalı, bıçağı, kadehi; kulak kesilir. Ustadır delikanlı hakikaten. Nefis taksimini bitirir. Rakısına uzanır, etrafına bakarak yudumlarken tam, rüya gibi bir ney sesi duyulur üstadın masasından. Neyzen, delikanlının çıkamadığı perdeden almış, devam etmektedir.


Şaşırır delikanlı, hem zordur o perdeye çıkmak, hem de alıcı gözle baktığı halde, ney görememiştir üstadın elinde o ana kadar. Arkasına yavaşça döner, bakar... Gözleri donup kalır. Cebinden çıkardığı birkaç lirayı içtiği rakının yanına yavaşça koyar, başı önünde çıkar gider dükkandan.


Herkes dönüp Neyzen'e bakar.


Üstadın elinde ney değil, boş fahrettin kerim vardır, huşu içinde rakı şişesine üflemektedir gülümseyerek...

10 Temmuz 2006

Langırt Köy Sandığı!

Plak kapakları, müzik başlı başına bir endüstri haline geldiğinden beri, e haliyle büyük önem arzediyor. Ülkemizin büyük sanatçıları da, bu işe layık olduğu önemi veriyorlar. Aşağıda önce orijinal plak kapakları, sonra Türk versiyonları yer alıyor. Aferin size be! Langırrrrt, köy sandığı...



Harry Belafonte vs. Metin Ersoy





Elton John vs. Ersen









Jethro Tull vs. Edip Akbayram









Supertramp vs. İlhan İrem





Bilinmeyen Sanatçı vs. Ajda Pekkan


15 Haziran 2006

Yağmur bitti, dağılın.

Rahmetli İslam Çupi'nin arkasından yazılmış bu yazıyı okumalısınız. Hakan Dilek ağabeyimin affına sığınarak Kopyala-Yapıştır-Devret yapıyorum.

Ozan



“Yağmur bitti! Dağılın!”

Akordiyonun tuşlarındaki eksiği de biz tamamlıyorduk. Biz diyebileceğim bir durum vardı vapurda. “Hani O Saçlarına Taç Yaptığım Çiçekler”i çalıyordu yaşlı adam, ve “biz” durumunu yaratanlar birer ikişer akordiyonun önüne teyellenmiş, atlas kumaştan yapılmış küçük keseye ufak çaplı paralar atıyorduk. Biz bir durumdu artık o an vapurda. Yalnız olmaklığımızı aştığımız bir durumdu “biz” olmak. O şarkıyı, o şarkının çağrıştırdıklarını, o şarkıdaki sıcaklığı, kış ortasındaki ılıklığını dahası... Hisseden, duyumsayan, tadına varan insanlar vardı orada. Biz vardık.

Şubat iliklerimizi yoklamaya başladığında yokluğunun ayrımıyla düşünüyordum üşüten yalnızlığımızı. “Taraftar Fenerbahçeliliğim” diye yazmıştı İslam usta; “okullardaki çalışkan öğrenci olarak geçti. İçimde yavaş yavaş uç veren edebiyat sevgim büyük maçlardan önce elime Steinbeck, Caldwell, Istrati gibi yazarların çevirilerini oturtur, beni sessiz sedasız tribünün en tenha köşesine çörekletir, herkes maç öncesi kıyametlerin taşkıncı başlığını yaparken, ben romandan alma suskun bir heykel diye, saate ve kireçlenmekte olan boş sahaya bakardım, arada sırada. Bana hayatım boyunca “iyi ki olmuşum” dedirtecek kanaryacılığım daha sonra futbolda bulunmaz bir insan ve olay müzesi açacak ama Fenerbahçeliliğim hiçbir zaman sokağa taşan bir gerilla figürü olmak yerine ılımlı sükut yemiş bir portre olarak vücuduma asılacaktı...” Yalnız mıydı? Değil elbet. Biz vardık onun yürekli yolculuğunda. Bizden öncekilerin olamadığı kadar belki. Onu okuyup dinledikçe bir şiirden diğerine geçerdim sektirerek aklımdaki sözcükleri; “Sımsıcak konuşurdun konuşunca ve susunca...”

O şarkının notalarına sızmamış, oradaki sıcaklığı yakalamamış insana şaşarım tıpkı senin “Her şeyi ile kurumuş, nefes almaz, dostluk bilmez, her organı ile makinaya teslim olmuş o insanlara nasıl gazeteci dersiniz?” sorusunun ardına sakladığın kızgın şaşkınlığındaki gibi.; “Bu kadar insanın dışında yaşayan, olayın uzağında çöreklenmiş gazeteler, yığınla stajyer ordusuyla, başsız, lidersiz, iyi antrenörden yoksun kalabalıkla Cağaloğlu’ndaki kaliteyi nasıl yakalayacaksınız?” -Usta yılar sonra plazaların dikildiği yere çalışmaya gitmek zorunda kalmıştı. İşe giderken soranlara şöyle dermiş; Centers..er’e gidiyorum- Alıntılamaya çalıştığım cümleler onun 2000 yılında Gazeteciler Cemiyeti Ödülü’nü aldığı ‘Namık Sevik’i Yeniden Anarken’ başlıklı yazısındandı. Onun insan ilişkilerinin sıcaklığında aradığı “aktıkça çoğalan sularda” aradıklarımızdı belki; “Topkapı’da oturmama rağmen denizi, Kadıköy’ü ve Fenerbahçe Stadı ve kulübünü bağlık bahçelik köşklü bir yerde olmasını ben kendimce çok aristokrat ve ayrıcalıklı bulduğum için ayrı bir sevgi sebebi diye o semtler bozuluncaya kadar aklımda ve gönlümde tutmuşumdur. Fenerbahçe benim çocukluğumda futbolda tekniği öncelikli mahalle bızdıklarının gözdesiydi.” Rivayet o ki İslam baba oynadığı futbolla Fenerlilerin gözdesi olmuş ama Çapa taşlığını terk etmeyi kendine yedirememiş zamanında. Zamanın değil bizim akıp gittiğimiz kadar zamanlarda.
İçimizden, içimizi aklayan bir su gibi akıp gittiği zamanlarda; “Kadıköy vapur iskelesinde indikten sonra o tüm zamanların en büyük futbolcusu Lefter’in Ada’dan gelişini beklemek ve onunla birlikte Kadıköy toprağında birkaç adım atmak, hangi futbol hazzı ile değişilebilirdi. O Can Bartu ile Birol Pekel’in çocuk halleriyle Bahariye’deki arsa top şeytanlıklarını seyretmek, hangi stat filmi ile değişilebilirdi?”

Onun bize bağışladığı keyfin yazıya kattığı tadı hep duyumsadım. 2001 kışında aramızdan göçüp gittiğinde ‘şimdi ne olacak?’ diye sormuştum kendi kendime. Sanki ‘yazın’ın ucu kaçacaktı da baba eliyle sıkı sıkı yapışmıştı; “Kalite çok düştü. Köşeyi “yakalamış” adam yazıyor. Bu iş bu kadar basit mi? Ben sana bi şey söölim mi? Ben çok zor koşullarda çalışırdım. Şimdi ‘gece maçı’ diye bir şey çıktı başımıza, orada kim ne gördüyse irticalen yazıyor. Bu işin kalitesi giderek düştü...” İnadına bir şeyleri savunmanın zorluğundan söz ederken belki de içinden çıkılmaz işlerin olacağını önceden kestirmişti.-Onun ki bilmekle ilgili daha çok. Denemek ve bulmakla ilgili- Zorluğun iliklerine kadar anlamsızlıkla yoğrulmuş insan topluluğuna bir şeyleri anlatmakta olduğunu söylemişti; “... adamsızlığın kalitesizliğini had safhada çekiyor Türkiye... Ama her yerde, sinemada, siyasette, sanatta,... her yerde bu kalitesizliği görürsün...”

Hararetle, susamış gibi anlatmıştı bunları. Ustanın sohbetlerinin tatlılığını yaşayanlar bilir. Etrafına topladığı kalabalığa -anlatmaya başlandığında zaten bir dinleyici topluluğu oluşmak zorundaymış o zamanlar ve olayın ne olduğu önemli değilmiş- anlatır anlatır sözünün bittiği yerde de şakayla karışık bir roman ismiyle kalkarmış masadan; “Yağmur bitti! Dağılın!” Seninle ilgili ve belleğime asacağım bu cümleyi sözcüğü Metin Türel söylemişti.

Dağıldık, büyük usta. Yokuştan aşağı inerken birbirinin omuzunu terk eden sıralar gibi dağıldık. Aşağıda daha büyük yangınlar bekliyormuş bizi. Muzaffer böğürtülerle geçiyor önümüzden çılgınlar topluluğu. ‘Çıldırmış bunlar’ diyebiliyoruz sadece; ‘çıldırmışlar!’; Cağaloğlu’ndaki simitle gününü geçirmek bile holdinglerde yenen lüks öğle yemeklerinden daha verimli bir “gazeteci tokluğu” idi. Cağaloğlu’ndaki masasına bir daktilo yerleştirmiş tek odası bile holdinglerin kalabalık insanlı salonlarından daha çok gazeteci avâzı taşardı. Cağaloğlu’ndaki kırık bir masada yazılan bir haber; Güneşli veya Bağcılar’da çıkan bir gazeteden daha değerliydi.... Ne zamanı geri kuran bir saat var ne yılları geriye şişiren bir garip takvim.... Ne o gazetecilik heyecanı var, ne meslek ilkeleri ve geleneği var, ne de ağabey kardeşlik ilişkisi var... Devletçiliği yavaş yavaş bırakan Türkiye bir devlet itibarı olan gazeteciliği şimdilerde ayrıcalıklı bir meslek olmaktan çıkarıp alelâde bir vatandaş işi yapmıştır. Eski Babıali’yi özleyenler, Namık Sevik gazeteciliğine iç geçirenler, eski dönemin geri gelmesini bekleyenler, hiçbir şey beklemesinler.

Sadece ölümlerini beklesinler.

Seninle son yolculuğuna çıkmadan önce yaptığım söyleşide sürekli bir imge dolaşmıştı içimde; “Ölesiye bağlıyızdır sevdamızı paylaşan uzak ve yakın dostlara ki ah de vefa denilen şey bizimle girmiştir kitaplara!” Vefa belki de artık bir semtin adıydı, biz bilmiyorduk. Emek bilirlik, kadirşinaslık, emeğe saygı uzak bir ülkenin söylencesiydi belki. Her on yılda bir yediğimiz karartma bir çılgınlık hali gibi duruyordu anılarımızın incelen yerlerinde. Elimizi dolaştırdığımız bir İstanbul gibi eziliyorduk incelerekten. Milliyet Gazetesi’ni çok katlı binasında bir masanın ucunda anlatmıştın sana bunları. Şimdi yoksun. Vücudunun yarısına hükmetmekte zorlanıyor ama yine de inceliği bırakmamıştın elden. Söyleşimizin sonunda kapıya kadar geçirmiş, elini kaldırıp selamlayarak ‘başarılar’ demiştin ‘başarılar.’ “Bilmem şu kadar saat ayakta durmak-sayfayı sayfaya bağlamak zordur” demişti şair. Çocukluğumuza yaptığımız yolculukta cümleyi cümleye bağlayarak zorlu bir işi başarmaya çalışıyorum ben de. Şöyle yazmıştın Hey Gidi İstanbul adlı kitabında; “Gazetecilikte ihtisaslaşma da yoktur branş da. Bunlar aynı insanların aynı olaylara baka baka körleşmesi demektir. Sonunda gazetecinin aynı numaralara aynı sorularla telefon etmesi, gazetecinin günler aylar boyu saha denen hapishanenin içinde tutsak kalması, onun yaratıcılığına yeni pencereler açmaz... Ben gazetecilikte her türlü yazım serseriliğini, her türlü branş hercailiğini tattım uzun uzun. Bu meslek bana çok para getirmedi ama, kendi başıma buyruk yaşayacağım bir hayat saati getirdi, kalabalıklar yığdı etrafıma, hem ölmüş hem yaşayan. Vücudumda büyük yorgunluklar, ruhumda kocaman bir kanıksama var artık!” İstanbul’u onun yazım hercailiği yaptığı yazılarından birinde bulurum en çok; “Ağlayanı olmayan büyük bir ölüdür, İstanbul şimdi!” O şimdi biraz Selahattin Pınar biraz Hani O Saçlarına Taç Yaptığım Çiçekler’ biraz Malaguena-kulakların çınlasın sevgili Özkan Altıntaş-, biraz Metin Oktay-İzmir’de vapurda küçücük bir çocukla karşılıkla top oynayacak kadar çocuk Metin Oktay- biraz Yusuf Tunaoğlu, geçip giden kuşlar biraz ‘orkestrada kırık bir keman’, biraz ‘Deniz Bitti’ biraz ‘Hey Gidi İstanbul’, biraz Arnavut damarı göçmen kuşların-Usta Arnavutlar için İstanbul’un ekolojik dengesini dengeleyen insanlar dermiş-, çokça anason duyarlığı, haytalık biraz, erdem ki çokça, feylesof ki değmeyin, üst düzey bir sevdalı, inadına eşkıya...

Bir Kadıköy vapurunda, işte ustayı da anımsatan biz diyeceğim bir durum doğdu geçen gün. Çok zamandır bu duyguyu böyle yaşamışlığım yoktu. -Hep yol alan bir ‘ekispires’ yalnızlığı bizimkisi.- Akordiyonun eksik tuşları olduk bir zaman sonra. Atlamadan bütün notaları hep bir ağızdan şarkımızı mırıldandık; “Hani O Saçlarına Taç Yaptığım Çiçekler”. Biliyordum önde, buruna doğru oturuyordu İslam usta. Kırık seslerimizi gözleri kapalı, elinde kadehiyle selamlıyor bizi. İncelerekten dinliyor oradaki inceliğimizi. Şimdi küçük kırmızı bir top düşüyor aramıza, kalkıp bir minyatür kale maç çeviriyoruz orada-aynı maçı kibrit kutusuyla Gazeteciler Cemiyeti’nde el ayak çekildikten sonra Metin Oktay’la yapmışlar- Bütün Çapalılar seyircimiz, İslam usta geçmiş günlerden kalma hünerlerini döküyor ortaya. Bağırış çağırış, güle söyleye akıyoruz Eminönü iskelesine doğru. Babıali Yokuşu... Şimdi sessiz olalım usta yürüyor; “Bayraklar yarıya! Bayraklar yarıya...”


Hakan Dilek

Göl


İznik gölü. Dağların arasında. Bedreddin'in buralarda takıldığı zamandan beri değişen pek bir şey yok. Bir tek fark bakkallarda Efes Pilsen satılıyor olması. Durgun. Sabahları cam gibi.







Trip olsun diye motorsikletle İznik Gölü kıyısında fotoğraf çekmeyin. Saplanıyor. Çıkartması zor oluyor. Bu fotoğraf, mevzubahis tecrübeden 10 saniye önce çekildi.

Roma Oda Sistemi

Çok önceleri, matbaanın icadıyla kitaplar tüm insanlığa ulaşmazdan evvel, yazı yazabilmek de çok küçük bir azınlığın ayrıcalığıyken, dünya gayet güzel idare edebiliyordu kendini.

“Nasıl yani”, değil mi?

Bu insanların hiç biri okumayı ve bilhassa yazmayı bilmezken ticaret yapıyorlar, borçlarını, alacaklarını, adresleri, ekim günlerini, hasat günlerini, aile üyelerinin ve tanıdıklarının isimlerini, kanunları, tarihleri ve yazılı olduğu takdirde hayatı kolaylaştıracak daha birçok şeyi hatırlarında tutabiliyorlardı.


Peki, nasıl?


Tabii ki sadece hafızalarını kullanıyorlardı ve özel bir tekniğe ihtiyaç duymadan takılıp gidiyorlardı. Öğretmenler hariç.

Günlük konuları her an hatırda tutabilmek de önemli bir şey tabii, ancak öğretmenlerin çok büyük miktarda veriyi anımsayabilmeleri ve eksiksiz şekilde aktarabilmeleri gerekiyordu. Bunun için de sıradan bir hafızadan çok daha güvenilir bir sisteme ihtiyaç vardı. İşte Eski Yunan’da bulunan ve Romalılar tarafından mükemmelleştirilen bu metot Roma Oda Sistemi idi.

Aslen çok basit bir metot. Dilerseniz deneyelim:
Mesela bir oda düşünün. Kapısı, penceresi, şöminesi olan sıradan bir oda. Köşelerden birinde bir televizyon var. Tamam mı? Öyleyse iki koltuk ekleyin şöminenin tam karşısına. Kapı solda, pencere sağda, şömine karşıda, TV sağ köşede. İki koltuğun arasına bir zigon koyun. Arka duvarda da bir kitaplık var. Hepsi tamam mı kafanızda? Öyleyse kapıdan çıkın şimdi. Odada neler olduğunu hatırlayabiliyor musunuz hemen? Tabii ki evet, şömine, televizyon, koltuklar, zigon ve kitaplık. Gayet kolay ve mantıklı. Şimdi ilginç yanı geliyor.

Diyelim ki bugün alışverişe çıkmanız lazım ve yazı yazmayı bilmediğiniz için almanız gerekenlerin listesini kafanızda tutmanız gerekiyor:

  1. Saat
  2. Odun
  3. Tabak
  4. Peçete
  5. Makarna

Öyleyse bunları hatırlamak için hemen hayali odamızı düşünelim ve hatırlamamız gerekenleri odaya yerleştirelim. Saati kitaplığa koyuyoruz. Odunlar şöminede. Siz koltukta oturuyorsunuz, elinizdeki tabaktan makarna yiyerek televizyona bakıyorsunuz. Sehpanın üzerinde de peçete var, ağzınızı silmeniz için.

Şimdi odaya theoria yapın, kuş bakışı bir daha bakın: Koltuk-kase-makarna-televizyon, kitaplık-saat, şömine-odun, sehpa-peçete.

Hatırlıyorsunuz işte listeyi. Romalısınız artık.


Hafıza Sarayı

Bir hafıza sarayı basitçe içinde sayısız Roma Odası bulunan, koridorlarıyla, holleriyle kocaman bir saraydır. Bilgilerinizi depoladığınız odacıkları büyütüp, böyle çeşitli odalar eklediğinizde, bu odaların kategori olarak birbirleriyle benzer olanlarını aynı koridora koyduğunuzda, çeşitli koridorları da tek bir hole bağladığınızda, hele bir de o holden üst katlara çıkılıyorsa mükemmel bir saray inşa etmişsiniz demektir. Bakın artık binlerce şeyi, aklınızda tutabiliyorsunuz. İşte yazı bile yazmayı bilmeyen kültürlerin felsefeci, iktisatçı, tarihçi çıkarabilmelerinin bence sırrı...

Bizi sınırlayan tek şey hayalgücümüz...

Bir reklam ajansında çalışmak ister misiniz?

Aşağıdaki yazıyı bir yerlerde gördüm. Okudum. Her şeyine katılmasam da, bazı yanlarını çok tanıdık buldum. Sadece başlıkları çevirdim. Hepsiyle uğraşamam.

Ozan



"By the way... if anybody here is in marketing or advertising, kill yourself. Thank you, just planting seeds, that's all I am doing. No joke here, kill yourself. There is no rationalization for what you do, you are Satan's little helpers, kill yourself, kill yourself, kill yourself now."

–Bill Hicks (Arizona Bay)

Why you do not want to work for an Ad Agency
Bir reklam ajansında çalışmamanız gerektiğinin nedenleri:

Are you considering a career in advertising, or perhaps you have just been offered your first agency job? Perhaps you have been in advertising for a few months and are starting to grow jaded with this industry. Whoever you are, I would like to present this negative impression of life in the ad business.

My life working for an ad-agency was not all bad - in fact there were some quite amusing moments. However as a choice of career, I would not recommend this sector. If there is anybody reading this who would care to tell the other side of the story, feel free.


1. It's a dying industry.
Reklam, ölmekte olan bir endüstri.


In most English speaking countries the number of people working in the ad industry has continually declined. Share prices of all the major advertising groups have fallen by more than who knows how many since the late 90's. This industry has been shrinking rapidly and consolidating for the last four years.

Occasionally marketers dream up new fads that will allegedly rescue the advertising industry; Direct Marketing, Interactive marketing, Viral Marketing have all been toted as the big issue that will revive the sector. To date, none of these have halted or even slowed down this industry's rate of decline.

Things have changed substantially since glory days of the 1980's when ad-men could afford cocaine and champagne parties. Once an industry that attracted the highest calibre of graduates, these days the best young people are far more likely to want a career in banking, IT or engineering. There is nothing glamorous about this industry; wages are low, hours are long and opportunities are fewer and further between.


2. Your agency is first supplier to get canned in a recession.
Bir kısıntı halinde ilk kovulacak olan ortak, reklam ajansıdır.

Well perhaps not if your client has also appointed a Feng Shui consultant or a cordon bleu chef. Shortly after those guys get the sack your client's advertising budget will be slashed and your agency's contract will be ended.

Like the infamous "Death of a Thousand Cuts," a failing agency will lose its clients one at a time. With each lost contract the agency will have to make another round of redundancies until it becomes the victim of a hostile takeover bid.


3. The skills you learn are not transferable.
Öğrendikleriniz, başka sektörlerde işinize yaramayacak.

Once you begin your agency job you will become indoctrinated in your agency's proprietary marketing methodology. This mystical technique promises to make those who fully understand it into the marketing equivalent of an OT III scientologist. Being able to quote from and practise this methodology will mark you as an agency insider.

This new knowledge is nothing more than your agency's sales spiel. It has no value outside the agency since each agency has it's own version, and however profound this knowledge purports to be; it will rarely amount to any more than stating the obvious.

Clients will not value your 'proprietary methodology' because they will be instantly able to detect that you are just quoting from the company bible.

While your agency life teaches you mainly soft or non-transferable skills, other sectors provide their employees with hard skills... even qualifications. Former employees of agencies who find themselves made redundant are often faced with the problem that the skills they posses have no relevance in the real world. Furthermore they have been left behind their peers whose careers have progressed more conventionally.


4. Your clients don't appreciate what you do.
Müşterileriniz, yaptıklarınızı takdir etmezler.


Even worse, they probably resent you for things that are not your fault: While you draw your miserable agency wage, your company may be charging you out for more than 5 times what you earn. However well you might think you get on with your client, they think of you as a kind of vampire or at best, a leech. No matter how hard you work, or how much value you add; you are expensive and they would love to get rid of you.

The fact that you are also being exploited will matter very little to your clients as your agency bleeds them dry for another ill-conceived project that will most likely do no good at all!


5. Much of what you do can be done better by machines.
Yaptıklarınızın çoğunu makinalar da yapabilir.

Ever heard of CRM? The whole idea of it is to replace tedious costly manual marketing processes with more efficient automated systems. This transfers the task of marketing from a traditional marketing department into the hands of your client's IT department.

Whilst your agency may enjoy a cordial relationship with your client's marketing team, you can be certain that your client's IT department does not like you and think that everything you do is wrong or stupid. When the marketing department's funds get transferred to IT so that they can launch their CRM initiative your agency will be canned in preference to an established IT firm.

As a final humiliation your company may be invited to pitch for this CRM contract only to be disqualified at the first stage for failing to answer the brief... oh dear there goes another client.


6. You will never get the credit for your good work.
İyi işlerinizin altına hiçbir zaman isminiz yazılmaz.

Once in a blue moon, an advertising contract goes spectacularly well - you will be surprised when it happens... if you stick in the industry long enough, the chances are you will have at least one success story. Don't think that successfully leading a project that achieves something unique and remarkable now qualifies you for the advertising big league. You are only a small player in a giant multinational machine - the reward for your efforts goes to your manager and your client.

Don't be surprised to see your boss taking all the credit for your big idea on the front page of your industry's trade rag. You might even see the client who failed to understand the campaign for an entire year now claims to have thought the whole thing up himself.

Quite soon everybody in the entire company (including people who were not even in the company at the time) will have claimed some kind of involvement with your project. Your reward for your contribution to this project will be to be re-assigned to a problem client and made redundant when that client is eventually lost.


7. Your industry is amoral
Ahlaksız bir sektörde çalışıyorsunuz.

Bill Hicks said that Ad-Folk are "Satan's Little Helpers" ... the people who would quite happily "sell anthrax as a child sedative".

The company I worked for derived a great deal of its profit from marketing cigarettes. As the law on how cigarettes could be advertised grew increasingly restrictive - agencies would spend a great deal of time and money developing concepts that would increase the consumption of cigarettes by working around the laws.

Cigarettes deliver no known benefit to their users. They are the only product that if consumed for long enough will almost certainly kill their users. Despite these glaring flaws in the product, the agency marketed them in Europe, America and especially 3rd world countries where well designed ads could take advantage of smoker naïvety.

You are probably thinking that not every agency advertises unethical products such as cigarettes - that's true, but every agency is guilty of a far greater crime - creating the illusion that consumerism can solve our problems.

Whether an agency tries to advertise a cigarette or a pair of sneakers the goal is to tell a lie: This cigarette will make you look cool, these shoes will get you laid. When the product ultimately fails to deliver on the hype we consumers have become so unused to thinking critically that our only salvation is yet more consumerism.


8. What your company does is worthless.
Şirketinizin ürettikleri işe yarayan şeyler değildir.

If your company spontaneously ceased to exist; there is not a single member of the public who would notice its absence. Nobody depends on what you do, not even your clients.

The vast majority of what you produce will be instantly forgotten - the only thing that you can guarantee is that you are lowering the signal-to-noise ratio of life - filling the environment with yet more useless lies.

In the future every moment of entertainment will be interrupted by a commercial break. Every famous landmark will be polluted with ad-hoardings and every waking moment of your life will be transformed into a branded experience.

If you make your career in advertising, you can say "I helped make all this happen."

13 Haziran 2006

Şaka yapmak, ne demektir?

Şakalar yapmak, sevgilerini, hoşgörülerini test etmektir sevdiklerimizin bence. Her türlü ilişkinin boyutunu ölçmek, ilişkiyi güncellemektir. Şaka maksatlı olarak sevdiğimiz birinin üstüne gittiğimizde sürekli, aslında kendi egomuzun ne kadar zayıf olduğunu test ediyoruz galiba. "Benim şakalarıma nereye kadar tahammül ediyor?" sorusuyla, o iki kişilik ilişkinin oturduğu zemini tartıyor, ağırlığımızı vererek nereye kadar dayanabileceğini ölçüyoruz o platformun.

Şakaya tahammül etmek de bu yüzden bir yere kadar anlamlıdır. Öyle bir yere gelirsiniz ki, olgunluk yapıp şaka kaldırır olmak, aslında sadece şakayı yapanın g.tünü kaldırmak olur.

Bu yüzden diyorum ki, ağır şakalar yapmak, düşünülenin aksine, komik ve özgüvenli olanların değil, yalnız kalmaktan korkanların, kendine güvenemeyenlerin gittiği bir yerdir. Ancak orada rahat ederler.

Sinope'li Diogenes

Sağda solda dolaşan “fwd” e-maillardan birinde Diyojen’le ilgili bir anekdot okuyunca bu zat-ı muhteremin aslında acayip bir muhterem olduğunu hatırladım. Hani bu Diogenes, Atina’nın asilzadelerinden zengin bir tiple daracık, tek seferde sadece bir kişinin geçebileceği bir sokakta karşılaşır. İkisi de yol vermezler birbirlerine, adam bizimkine iğrenerek bakar, “Ben pis bir serseriye yol vermem” der. Diogenes hiç düşünmez bile, kenara çekilir, “Ben veririm ama” der.


Felsefeyle en en azıcık ucundan bağlantısı olan, hatta olmayanlar bile babanın Büyük İskender’e attığı fırçayı bilirler. İskender, Korinthos’ta karşılaştığı hocası Diogenes’in etrafında kurmaylarıyla beraber toplanır. Bir isteği, bir emri olup olmadığını içtenlikle sorar. Diogenes, oturduğu yerden genç kralın etrafındaki kalabalığa bakar, “Gölge etme” der, “başka isteğim yoktur”...


Madem öyle, babayı biraz tanıtalım, sokakta karşılaştığı herifin de zannettiği gibi fıçıda yaşayan bir serseri olmadığından bahsedelim istedim.



Sinope’li Diogenes (m.ö. 413 – 327)

Antisthenes'in en ünlü öğrencisi Diogenes, felsefede kinik okul –ingilizcesi cynic- denen akımın kurucusudur. Diogenes'e göre en üstün iyi; erdemdir. Bilim, şan ve şeref, servet, vazgeçilesi uydurma "iyi"lerdir. Felsefesinin özü, her türlü özentiyi yok etmek ve onun karşısına doğal olanı, dolayısıyla iyi olanı koymaktır.


Bilgelik, kendini, istek ve duygularından uzak tutmak, toplum yaşamının ürettiği kolpa ihtiyaçları en aza indirmektir. Platon'un "Çılgın Sokrates" olarak tanımladığı Diogenes, yaz-kış yalınayak dolaşır, harmanisine sarınıp tapınak kapılarında oturur ve Atina’da sokak kenarında bir fıçıda yatıp kalkardı.


Düzgün bir insan olmak hedefini durmadan anlatan, sıradan insanları görmezden gelen, dürüst bir Atinalı bulmak için sokaklarda gezen Diogenes, güneşli bir gün elinde fener, sağa sola bakarak dolaşmaktadır. Eğlenmek için sorarlar, “Baba, ne arıyorsun” diye. Diogenes, yüzlerine bakmadan yürümeye devam ederken bir yandan cevaplar: “İnsan arıyorum, insan”.


Arayışlarının sonunda “insan” gibi bir insan bulamayınca, içinde yaşadığı fıçıya soğukta sığınmak için gelen sokak köpekleriyle takılmaya başlayan Diogenes, köpeklere iletişim kurmayı öğretmeye çalışır. Fenerin ışığını kullanarak basit kodları köpeklere tanımlatmaya uğraşan Diogenes “hav” ve “hırr”dan başka cevap alamasa da felsefesinin ve yolundan gidenlerin “köpek gibi, köpeksi” anlamına gelen kinik olarak çağırılmasına sebep oldu.


Diogenes’i anlatmak için aslında orada burada söylediği, “lak lak” diye oturan sözlerinden bahsetmeli. Mesela babayı bir gün zorla Atina pazarına götürürler. Dönüşte öğrencileri pazarı nasıl bulduğunu sorarlar. Gülerek, “Süperdi” der, “dünyada ihtiyacım olmayan ne çok şey varmış”. Ya da bir gün çeşmeden avucu ile su içen bir çocuk görünce "Bu çocuk bana fazladan eşyam olduğunu öğretti" diyerek önündeki su çanağını kırar. Günün birinde de hareketi inkar eden Elealı Xenon'un bir dersinde, ”Bunu nasıl tanımlayacaksın o zaman?” diyerek kalkıp yürümüştü.


Bunca alay edilmesine rağmen Atinalılarca içten içe büyük saygı gören bir şahsiyet olması ise ta 2500 yıl öncenin insanlarının felsefeye ve bilgiye bugünden çok daha fazla değer verdiğini gösteriyor.

22 Mayıs 2006

George Orwell züppe çıktı!

Londra'nın ünlü bohem semti Notting Hill'de dolaşırken İngiliz edebiyat devi George Orwell'in evine rastladık.

Ağanın evi, Portobello Road'da iki katlı bir villa. Portobello Rd., haftasonları kurulan bitpazarı ile de ünlü. İkinci el giysilerde dünyada rakip tanımadığı söylenen semt, bitpazarı olmadığında gayetle pahalı bir yer. Londra'nın genel olarak ne kadar pahalı olduğunu düşünürsek, Notting Hill, Londra standartlarının üstünde bir pahalılıkta olmasıyla yanına yaklaşılmayacak bir yer :)

Nette biraz bakınca babanın, bu en ünlü eseri 1984ü bu evde yazmış olduğunu da öğrendik. Komprador burjuvazisinin göbektaşında ikamet eden bu şahsı kınıyor (!), bu girdiyi okuyanları anti-ütopyaların kralı olan 1984 adlı eserine aşağıdaki linkte bir göz atmaya davet ediyoruz.


http://www.online-literature.com/orwell/1984/