15 Haziran 2006

Yağmur bitti, dağılın.

Rahmetli İslam Çupi'nin arkasından yazılmış bu yazıyı okumalısınız. Hakan Dilek ağabeyimin affına sığınarak Kopyala-Yapıştır-Devret yapıyorum.

Ozan



“Yağmur bitti! Dağılın!”

Akordiyonun tuşlarındaki eksiği de biz tamamlıyorduk. Biz diyebileceğim bir durum vardı vapurda. “Hani O Saçlarına Taç Yaptığım Çiçekler”i çalıyordu yaşlı adam, ve “biz” durumunu yaratanlar birer ikişer akordiyonun önüne teyellenmiş, atlas kumaştan yapılmış küçük keseye ufak çaplı paralar atıyorduk. Biz bir durumdu artık o an vapurda. Yalnız olmaklığımızı aştığımız bir durumdu “biz” olmak. O şarkıyı, o şarkının çağrıştırdıklarını, o şarkıdaki sıcaklığı, kış ortasındaki ılıklığını dahası... Hisseden, duyumsayan, tadına varan insanlar vardı orada. Biz vardık.

Şubat iliklerimizi yoklamaya başladığında yokluğunun ayrımıyla düşünüyordum üşüten yalnızlığımızı. “Taraftar Fenerbahçeliliğim” diye yazmıştı İslam usta; “okullardaki çalışkan öğrenci olarak geçti. İçimde yavaş yavaş uç veren edebiyat sevgim büyük maçlardan önce elime Steinbeck, Caldwell, Istrati gibi yazarların çevirilerini oturtur, beni sessiz sedasız tribünün en tenha köşesine çörekletir, herkes maç öncesi kıyametlerin taşkıncı başlığını yaparken, ben romandan alma suskun bir heykel diye, saate ve kireçlenmekte olan boş sahaya bakardım, arada sırada. Bana hayatım boyunca “iyi ki olmuşum” dedirtecek kanaryacılığım daha sonra futbolda bulunmaz bir insan ve olay müzesi açacak ama Fenerbahçeliliğim hiçbir zaman sokağa taşan bir gerilla figürü olmak yerine ılımlı sükut yemiş bir portre olarak vücuduma asılacaktı...” Yalnız mıydı? Değil elbet. Biz vardık onun yürekli yolculuğunda. Bizden öncekilerin olamadığı kadar belki. Onu okuyup dinledikçe bir şiirden diğerine geçerdim sektirerek aklımdaki sözcükleri; “Sımsıcak konuşurdun konuşunca ve susunca...”

O şarkının notalarına sızmamış, oradaki sıcaklığı yakalamamış insana şaşarım tıpkı senin “Her şeyi ile kurumuş, nefes almaz, dostluk bilmez, her organı ile makinaya teslim olmuş o insanlara nasıl gazeteci dersiniz?” sorusunun ardına sakladığın kızgın şaşkınlığındaki gibi.; “Bu kadar insanın dışında yaşayan, olayın uzağında çöreklenmiş gazeteler, yığınla stajyer ordusuyla, başsız, lidersiz, iyi antrenörden yoksun kalabalıkla Cağaloğlu’ndaki kaliteyi nasıl yakalayacaksınız?” -Usta yılar sonra plazaların dikildiği yere çalışmaya gitmek zorunda kalmıştı. İşe giderken soranlara şöyle dermiş; Centers..er’e gidiyorum- Alıntılamaya çalıştığım cümleler onun 2000 yılında Gazeteciler Cemiyeti Ödülü’nü aldığı ‘Namık Sevik’i Yeniden Anarken’ başlıklı yazısındandı. Onun insan ilişkilerinin sıcaklığında aradığı “aktıkça çoğalan sularda” aradıklarımızdı belki; “Topkapı’da oturmama rağmen denizi, Kadıköy’ü ve Fenerbahçe Stadı ve kulübünü bağlık bahçelik köşklü bir yerde olmasını ben kendimce çok aristokrat ve ayrıcalıklı bulduğum için ayrı bir sevgi sebebi diye o semtler bozuluncaya kadar aklımda ve gönlümde tutmuşumdur. Fenerbahçe benim çocukluğumda futbolda tekniği öncelikli mahalle bızdıklarının gözdesiydi.” Rivayet o ki İslam baba oynadığı futbolla Fenerlilerin gözdesi olmuş ama Çapa taşlığını terk etmeyi kendine yedirememiş zamanında. Zamanın değil bizim akıp gittiğimiz kadar zamanlarda.
İçimizden, içimizi aklayan bir su gibi akıp gittiği zamanlarda; “Kadıköy vapur iskelesinde indikten sonra o tüm zamanların en büyük futbolcusu Lefter’in Ada’dan gelişini beklemek ve onunla birlikte Kadıköy toprağında birkaç adım atmak, hangi futbol hazzı ile değişilebilirdi. O Can Bartu ile Birol Pekel’in çocuk halleriyle Bahariye’deki arsa top şeytanlıklarını seyretmek, hangi stat filmi ile değişilebilirdi?”

Onun bize bağışladığı keyfin yazıya kattığı tadı hep duyumsadım. 2001 kışında aramızdan göçüp gittiğinde ‘şimdi ne olacak?’ diye sormuştum kendi kendime. Sanki ‘yazın’ın ucu kaçacaktı da baba eliyle sıkı sıkı yapışmıştı; “Kalite çok düştü. Köşeyi “yakalamış” adam yazıyor. Bu iş bu kadar basit mi? Ben sana bi şey söölim mi? Ben çok zor koşullarda çalışırdım. Şimdi ‘gece maçı’ diye bir şey çıktı başımıza, orada kim ne gördüyse irticalen yazıyor. Bu işin kalitesi giderek düştü...” İnadına bir şeyleri savunmanın zorluğundan söz ederken belki de içinden çıkılmaz işlerin olacağını önceden kestirmişti.-Onun ki bilmekle ilgili daha çok. Denemek ve bulmakla ilgili- Zorluğun iliklerine kadar anlamsızlıkla yoğrulmuş insan topluluğuna bir şeyleri anlatmakta olduğunu söylemişti; “... adamsızlığın kalitesizliğini had safhada çekiyor Türkiye... Ama her yerde, sinemada, siyasette, sanatta,... her yerde bu kalitesizliği görürsün...”

Hararetle, susamış gibi anlatmıştı bunları. Ustanın sohbetlerinin tatlılığını yaşayanlar bilir. Etrafına topladığı kalabalığa -anlatmaya başlandığında zaten bir dinleyici topluluğu oluşmak zorundaymış o zamanlar ve olayın ne olduğu önemli değilmiş- anlatır anlatır sözünün bittiği yerde de şakayla karışık bir roman ismiyle kalkarmış masadan; “Yağmur bitti! Dağılın!” Seninle ilgili ve belleğime asacağım bu cümleyi sözcüğü Metin Türel söylemişti.

Dağıldık, büyük usta. Yokuştan aşağı inerken birbirinin omuzunu terk eden sıralar gibi dağıldık. Aşağıda daha büyük yangınlar bekliyormuş bizi. Muzaffer böğürtülerle geçiyor önümüzden çılgınlar topluluğu. ‘Çıldırmış bunlar’ diyebiliyoruz sadece; ‘çıldırmışlar!’; Cağaloğlu’ndaki simitle gününü geçirmek bile holdinglerde yenen lüks öğle yemeklerinden daha verimli bir “gazeteci tokluğu” idi. Cağaloğlu’ndaki masasına bir daktilo yerleştirmiş tek odası bile holdinglerin kalabalık insanlı salonlarından daha çok gazeteci avâzı taşardı. Cağaloğlu’ndaki kırık bir masada yazılan bir haber; Güneşli veya Bağcılar’da çıkan bir gazeteden daha değerliydi.... Ne zamanı geri kuran bir saat var ne yılları geriye şişiren bir garip takvim.... Ne o gazetecilik heyecanı var, ne meslek ilkeleri ve geleneği var, ne de ağabey kardeşlik ilişkisi var... Devletçiliği yavaş yavaş bırakan Türkiye bir devlet itibarı olan gazeteciliği şimdilerde ayrıcalıklı bir meslek olmaktan çıkarıp alelâde bir vatandaş işi yapmıştır. Eski Babıali’yi özleyenler, Namık Sevik gazeteciliğine iç geçirenler, eski dönemin geri gelmesini bekleyenler, hiçbir şey beklemesinler.

Sadece ölümlerini beklesinler.

Seninle son yolculuğuna çıkmadan önce yaptığım söyleşide sürekli bir imge dolaşmıştı içimde; “Ölesiye bağlıyızdır sevdamızı paylaşan uzak ve yakın dostlara ki ah de vefa denilen şey bizimle girmiştir kitaplara!” Vefa belki de artık bir semtin adıydı, biz bilmiyorduk. Emek bilirlik, kadirşinaslık, emeğe saygı uzak bir ülkenin söylencesiydi belki. Her on yılda bir yediğimiz karartma bir çılgınlık hali gibi duruyordu anılarımızın incelen yerlerinde. Elimizi dolaştırdığımız bir İstanbul gibi eziliyorduk incelerekten. Milliyet Gazetesi’ni çok katlı binasında bir masanın ucunda anlatmıştın sana bunları. Şimdi yoksun. Vücudunun yarısına hükmetmekte zorlanıyor ama yine de inceliği bırakmamıştın elden. Söyleşimizin sonunda kapıya kadar geçirmiş, elini kaldırıp selamlayarak ‘başarılar’ demiştin ‘başarılar.’ “Bilmem şu kadar saat ayakta durmak-sayfayı sayfaya bağlamak zordur” demişti şair. Çocukluğumuza yaptığımız yolculukta cümleyi cümleye bağlayarak zorlu bir işi başarmaya çalışıyorum ben de. Şöyle yazmıştın Hey Gidi İstanbul adlı kitabında; “Gazetecilikte ihtisaslaşma da yoktur branş da. Bunlar aynı insanların aynı olaylara baka baka körleşmesi demektir. Sonunda gazetecinin aynı numaralara aynı sorularla telefon etmesi, gazetecinin günler aylar boyu saha denen hapishanenin içinde tutsak kalması, onun yaratıcılığına yeni pencereler açmaz... Ben gazetecilikte her türlü yazım serseriliğini, her türlü branş hercailiğini tattım uzun uzun. Bu meslek bana çok para getirmedi ama, kendi başıma buyruk yaşayacağım bir hayat saati getirdi, kalabalıklar yığdı etrafıma, hem ölmüş hem yaşayan. Vücudumda büyük yorgunluklar, ruhumda kocaman bir kanıksama var artık!” İstanbul’u onun yazım hercailiği yaptığı yazılarından birinde bulurum en çok; “Ağlayanı olmayan büyük bir ölüdür, İstanbul şimdi!” O şimdi biraz Selahattin Pınar biraz Hani O Saçlarına Taç Yaptığım Çiçekler’ biraz Malaguena-kulakların çınlasın sevgili Özkan Altıntaş-, biraz Metin Oktay-İzmir’de vapurda küçücük bir çocukla karşılıkla top oynayacak kadar çocuk Metin Oktay- biraz Yusuf Tunaoğlu, geçip giden kuşlar biraz ‘orkestrada kırık bir keman’, biraz ‘Deniz Bitti’ biraz ‘Hey Gidi İstanbul’, biraz Arnavut damarı göçmen kuşların-Usta Arnavutlar için İstanbul’un ekolojik dengesini dengeleyen insanlar dermiş-, çokça anason duyarlığı, haytalık biraz, erdem ki çokça, feylesof ki değmeyin, üst düzey bir sevdalı, inadına eşkıya...

Bir Kadıköy vapurunda, işte ustayı da anımsatan biz diyeceğim bir durum doğdu geçen gün. Çok zamandır bu duyguyu böyle yaşamışlığım yoktu. -Hep yol alan bir ‘ekispires’ yalnızlığı bizimkisi.- Akordiyonun eksik tuşları olduk bir zaman sonra. Atlamadan bütün notaları hep bir ağızdan şarkımızı mırıldandık; “Hani O Saçlarına Taç Yaptığım Çiçekler”. Biliyordum önde, buruna doğru oturuyordu İslam usta. Kırık seslerimizi gözleri kapalı, elinde kadehiyle selamlıyor bizi. İncelerekten dinliyor oradaki inceliğimizi. Şimdi küçük kırmızı bir top düşüyor aramıza, kalkıp bir minyatür kale maç çeviriyoruz orada-aynı maçı kibrit kutusuyla Gazeteciler Cemiyeti’nde el ayak çekildikten sonra Metin Oktay’la yapmışlar- Bütün Çapalılar seyircimiz, İslam usta geçmiş günlerden kalma hünerlerini döküyor ortaya. Bağırış çağırış, güle söyleye akıyoruz Eminönü iskelesine doğru. Babıali Yokuşu... Şimdi sessiz olalım usta yürüyor; “Bayraklar yarıya! Bayraklar yarıya...”


Hakan Dilek

1 yorum:

Anonim dedi ki...

Bayraklar hala yarıda...