09 Nisan 2007

İki gitti.



Güzel, yaramaz, tekir, piç, bela kedi İKİ, boktan bir 2 Nisan gecesi henüz iki yaşındayken ince hastalıktan öldü... İki aylıkken girdiği arabanın motorundan benim eve, yatağımın ayakucundaki yerinden soğuk bir veteriner masasına uzanan macerası, biraz kısa metrajlı oldu.

Kıtmir isimli iti cennete alıyorlarsa, İki'yi de alsınlar.





04 Nisan 2007

Life On Mars?

www.everything2.com adresli yabancı sitede yayımlanmış olduğundan kelli İngilizcedir.


With one of the strangest lyrics ever to have troubled the charts and a towering chorus, “Life On Mars?” sounds like a cross between a Broadway musical and a Salvador Dali painting. - bbc.co.uk


A David Bowie single, Life on Mars? was released on the then unsuccessful 1971 album “Hunky Dory”. The album sold dismally and Life On Mars? had to wait to be released as a single until June 1973, after when David Bowie had reached international stardom with “Ziggy Stardust”.

The song’s story is an interesting one:

When David Bowie was requested to write the English lyrics to the famous French chanson “Comme d'habitude”, he wrote a song called Even a Fool Learns to Love. Incidentally the same year, The Canadian songwriter Paul Anka bought the rights of the original French version, rewrote it, and called it “My Way”! Just then Frank Sinatra made the song worldwide famous, so the version of Bowie was never released.

David Bowie, angry about losing the fortune by inches, recorded Life On Mars? with the same chords as “My Way” and released his own sarcastic version in the 1971 album “Hunky Dory”.

The song is about a girl who goes to a B movie where there's the question “Is there life on Mars?”. The lyrics are oblique and confusing, containing lines such as "It's on America's tortured brow / That Mickey Mouse has grown up a cow. / Now the workers have struck for fame / Because Lennon’s on sale again." It's considered to be about the alienation of the teens.

To support this release, Mick Rock was made to shoot a video, too. The single reached #3 in the UK charts and stayed there for 13 weeks.

In 1999, Q Magazine listed the results of a reader poll about the greatest singles of all time. As voted by the readers, Life On Mars? came out to be 57th.



Life On Mars?
by David Bowie

It's a God awful small affair,
To the girl with the mousey hair
But her mummy is yelling, "No!"
And her daddy has told her to go,
But her friend is no where to be seen.
Now she walks through her sunken dream
To the seats with the clearest view
And she's hooked to the silver screen
But the film is sadd'ning bore
For she's lived it ten times or more.
She could spit in the eyes of fools
As they ask her to focus on

Sailors! Fighting in the dance hall.
Oh man! Look at those cavemen go.
It's the freakiest show.

Take a look at the lawman, beating up the wrong guy.
Oh man! Wonder if he'll ever know
He's in the best selling show.

Is there life on Mars?


It's on America's tortured brow
That Mickey Mouse has grown up a cow.
Now the workers have struck for fame
'Cause Lennon's on sale again.
See the mice in their million hordes
From Ibiza to the Norfolk Broads.
Rule Britannia is out of bounds
To my mother, my dog, and clowns,
But the film is a sadd'ning bore
'Cause I wrote it ten times or more.
It's about to be writ again
As I ask you to focus on


Ozan Sezgin

Why "x"?

www.everything2.com adresli yabancı sitede yayımlanmış olduğundan kelli İngilizcedir.

Omar Khayyam, philosopher, mathematician, astronomer, wine specialist and a poet (see The Rubáiyát of Omar Khayyám) went the distance while he was working on algebra to unveil the numerical mysteries.

He referred to the unknown variable as "thing", because no one had before thought about the variable deeply enough to need to name it. The Arabic word for thing is "shay". As in Turkish it is "şey". Khayyam went on using shay for the unknown variable in the rest of his works.

In 756 A.D., when The Umayyad Caliphs conquered Andalucia, Spain, scientific translations between Arabic and Spanish began, too. While Khayyam's works were being translated, the translators couldn't make out what to do with this word shay. In order not to manipulate Khayyam's original idea, they decided to leave the word as it is. But in Spanish the vocalization of "sh" could be written with the "x" letter. So they came out with the word "xay" to call the variable.

The further works and studies on [mathematics] and algebra in the western world simplified the word xay into a single letter "x".


The unknown variable "x"



Ozan Sezgin

Guerilla Kebab

www.everything2.com adresli yabancı sitede yayımlanmış olduğundan kelli İngilizcedir.


'Guerrilla Kebab' is some cooking method I learned on a hunting trip to some distant corner of rural Turkey. The old man I went hunting with was one helluva hunter who did strange things according to me. He called them experience. By the way, I'm not a hunter. I can't either shoot or want to shoot. I accompanied him, it was really nice setting tents in the woods, by the lakes, and this, and that.

One of the so-called strange things was the 'Guerrilla Kebab'. Up to then, I didn't think that I could eat something that delicious while on primitive living conditions.



  • First, you have to shoot an animal so unlucky to get in your shooting range while there is the rest of this whole f'ing world. Let's say it is a laaaarge rabbit. You have to get rid of the rabbit's fur and skin, of course. What? Ah yes, you need a Rambo knife.
  • Then, you have to break an unlucky branch from a tree. Make sure it is straight enough. Sharpen its ends with your glorious Rambo knife. Thrust the stick into the ground at a ninety degree angle. The next step is mounting the rabbit vertically on the stick. In to the anus and out of the mouth is a logical solution.
  • Now... In the trunk of your SUV there is a 25 liter square-shaped aluminum can of margarine, beans, etc. that you'd bought before the trip. Go and grab it. Open the can again with your Rambo knife. Be careful with your hands, the aluminum cap can be lethal at certain times. Eat all the margarine or beans (!), then rinse the inside of the can thoroughly with lakewater.
  • Put the can upside-downward over the 'stick-o-rabbit'. Make sure there's no leak of air from the ground where the can stands. But hey, you've made an oven now!
  • Find dry bushes and branches. Make a fire circularly around the oven. After some 30 minutes, take a look inside the oven. Don't burn yourself. Stab the rabbit with your knife. Is it still hard? OK, wait for another 15 minutes and it should be ready now.


Your 'Guerrilla Kebab' is ready to be eaten. And one more time, be careful with your hands. Try not to eat your fingers.

And by the way, that old man told me he'd learned this method in South America while on mission with Ernesto and friends. Do I believe him? I suppose so. I've seen his photos from Cuba taken in 1990, dining with Fidel.



And I don't take responsibility if you

try this at home!



Ozan Sezgin

01 Nisan 2007

Ex nihilo nihil fit *

Nisan 2007 tarihli ARENA dergisinde yayımlanmıştır.

“Ülkenin düzelmesi, daha iyiye gitmesi, kendini toparlaması için gerekli olan nedir?” sorusunu yönelttiğiniz zaman tüm çapsız entellektüellerimizden aynı cevabı alırsınız: “Eğitim”.

Bunlar okumuş, ama okuduğunu pek anlamamış arkadaşlardır. Sorunlara çözüm bulmaya çalıştıkları, sorunlar üzerinde düşündükleri izlenimi vermek için kestirme cevaplar bulmuşlardır. Eğitim bu çözüm önerilerinin en akıllıcalarından biridir; çünkü detaylıca sohbet etmedikçe çürütmesi zor bir önermedir sorunların ana çözümünün eğitim olduğu. Herkes eğitimli olunca sorunların çözüleceğine inanırlar. Bir tanesi de düşünmez ki, felsefesi, edebiyatı, sanatı, objektif tarihi, düşünce akımları olmayan bir ülkenin akademik tutarlılığı olabilir mi acaba diye... Batı sisteminin eğitim şablonlarını kopyalayarak çocuklarımızı düzgün eğitelim istiyoruz. Bona fide yaklaşıma, iyi niyete şüphe yok. Ama sistem kurmayı beceremeyecek bir düşünsel altyapı ile yola çıkınca, okul binası yapmış oluyoruz sadece. O binanın sadece adı okul oluyor. Kapısında 101 yazan odalarla bölmüş oluyoruz o binaları.

Düzgün, tıkır tıkır işleyen bir üniversite göreniniz var mı ülkede? Kendini bilime adayabilmiş, üniversitenin kaynaklarından istediği kadar faydalanabilen, akademik araştırmalarının sonucunu bürokrasiye bulaşmadan, özgürce yayımlayabilen hoca var mı ülkede?

Batı düşüncesinin kendinde yerleştirdiği en yüce erdem adalettir. Bu da eğitimle değil, niyetle olur. Latincede ubi ius, ubi remedium diye bir hukuki ifade vardır. Nerede bir hak varsa, orada yasal çare de bulunur, demektir. Açarsak, eğer senin vatandaşın hakkını aradığında kışkışlanırsa, adalet sağlanamamış demektir. Eğer güçlünün hakkını güçsüzün hakkından büyük görürsen adalet sağlanamamış demektir. Adalet sistemi düzgün çalışmadığı sürece demokrasiden veya eşitlikten bahsedemeyiz.

Gelişmiş ülkelerin yollarında araç trafiğine dikkat ettiğinizde insanların sürekli birbirine saygı göstermesine şaşırırsınız. Beş araç sağa dönmek için sıralandıysa, arkadan gelen altıncı, haliyle altıncı olarak girer oraya. Çünkü kurallar karşısında diğerleriyle eşit olduğunu annesinin adı kadar kesin biliyordur. Bu fotoğrafı hemen uygulayalım buraya: O altıncı arkadaş sağ şeride girmez, o beş kişiyi yok sayarak gider kafasını sokar birinciyle ikincinin arasına, ikinci aracın sürücüsü de haklı olarak yol vermemeye yeltenir ya da korna çalar. Örneğin devamındaki grafik şiddeti okura bırakarak, bunun neden böyle olduğunu düşünelim. Mesela ilk akla gelen, en okumuşumuz dahil hepimizin terbiyesizin önde gideni olmasıdır! Karşımızdakine neden her konuda saygısızlık yaptığımızı hiç düşündünüz mü?


Saygısızlık varoluşun reddidir. Kelimenin kendisi anlatıyor zaten: Senden olmayanı yok saymak, hiç saymaktır. Saygı, karşındakini sayarak olur. Muhatabım beni saymayarak hareket ettiğinde, hakkımı gaspetmiş olur. Hakkımı aradığımda alabilirsem, karşımdaki sizce bir daha benim hakkımı gaspetmeye kalkar mı? Yukarıdaki örnekte bahsedilen trafik deneyinde haksız konumdaki deneğe, işlediği kusurun karşılığı olan yaptırım uygulansa, ama her seferinde uygulansa, denek işlediği kusuru tekrarlamaktan kanun zoruyla vazgeçecektir. Kanun zoruyla istemeye istemeye sıraya girecek, bunu yıllar boyu yapacaktır. Bu adalettir. Bir adım daha ilerleyelim: Bu arkadaşın çocuğu 20 yıl sonra trafikteki diğer araçlara kanun zoruyla mı saygı gösterecek, yoksa babasından öyle gördüğü için mi saygı gösterecek?

Daha da önemli nokta kendi kendine ortaya çıktı yukarıda. Örnek olarak verdiğim, trafikte yol hakkına saygı duyma alışkanlığı zamanla hayatımıza “tüm haklara saygı duymak” olarak yansıyacak. Trafikte yol verdiğimiz kişi, herhangi bir konuda kişisel fikrini ifade ettiğinde de saygı göstereceğiz. Neden de basit; bileceğiz ki babamız onun babasının hakkına saygı duyuyordu çünkü düzgün çalışan bir adalet sistemi aksine izin vermiyor zaten.

Bir toplumun kendi içinde ve diğer toplumlarla karşılıklı anlayışla yaşayabilmesi için belli temel değerlere sahip olması gerekir ve bunların en önde geleni adalettir. Magna Carta’nın yayımlanma tarihine baktığımızda, batının neden bize göre çok fazla batıda olduğu kolayca anlaşılır.

Bizim ülkemizin “düşünen” insanları örnek aldıkları batının şekilleriyle yaşarlar ama batının kavramlarıyla hiç düşünmezler. Başlığın anlamı da bu arkadaşların bir türlü çözemediği ve eğitimde karar kıldığı “Ne olacak bu ülkenin hali?” sorusunu cevaplıyor:


* Hiçten, hiçbir şey çıkmaz.