01 Eylül 2011

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği?

"başörtülü gençlere burs vermiyoruz" dedikleri için hakkında bir şeyler yazmak durumunda hissettiğim bir dernek, çağdaş yaşamı destekleme derneği.

bilhassa doğu'da kızların eğitilebilmesi için çydd'nin çabalarını takdirle karşılıyorum. gerek kardelenler, gerek tüm burs projelerine saygıyla bakıyorum. başörtülülere burs vermek istemeyebilirler, tıpkı istanbul belediyesi'nin üniversitelilere harç kredisi ve burs verirken seçici davrandığı gibi. kendi tercihleridir. rahmetli türkan saylan'ın siyasi görüşlerine ve yöntemlerine katılmamam, kendisinin bu vatana yaptığı faydalı işleri görmezden gelmeme neden olamaz. çok açıktır bu.

ama bu tercihin şöyle bir sonucu olduğunu bundan 10 sene kadar önce çok yakından yaşadım. 1999'da deprem zamanı içinde çalıştığımız, üyesi olduğumuz sivil toplum kuruluşu (afsgd) olarak da istanbul valiliği'nde kurulan kriz masasına başvurmuş ve yardımcı olmak istediğimizi belirtmiş, bilhassa ceylan pirinççioğlu'nun büyük eforuyla müthiş işler yapan kriz masasının ufak bir ayağını da biz oluşturmuştuk.

değirmendere ve gölcük'e çok sayıda gönüllü gönderdik, ve kendilerinden aldığımız bilgilere göre nerede ne eksikse hemen istanbul'dan kamyonlara yükleyip temsilcilerimize gönderiyorduk dağıtılmak üzere.

değirmendere'de kızılay çadırlarından oluşturulmuş acil kamplardan birinden telefon etti bir gönüllümüz:

- "burada pek bir şeye gerek yok, çydd burada, yardım dağıtıyorlar zaten"
- "ok nefis, siz de onlara yardımcı olun öyleyse"

yarım saat sonra bir telefon daha geldi başka birinden:

- "burada çok kötü kavga çıktı, jandarmalık olduk, kafa göz yarık hepimizde.".
- "neden?"
- "yardım önerimizi kabul etti çydd görevlileri, ama dağıtım yapılırken sadece türbanlılara, sakallılara vermiyorlardı".
- "ee?"
- "biz de çydd'lilerle taşlarla sopalarla kavga ettik."

bu yukarıda yazdıklarımı bire bir yaşadık, hatırımızdadır. reddeden olacaktır, ben bildiklerimi söyledim, bu da ta o zaman, 20'li yaşlarımdayken bu derneğe bakışımı değişmesi zor bir biçimde yerleştirmiştir.

çydd'nin yaptığı faydalı işlere devam etmesini yürekten diliyorum. umarım burslar vermeye devam ederler, okuma imkanı ömür boyu olamayacak insanlar, kızlar okurlar, büyürler, belki ileride daha güzel, daha yaşanılabilir bir ülkede yaşarlar. ve umarım okuyup büyüyüp birer yetişkin olduklarında bu nefret tohumlarını saçmayacak birer birey olurlar.

çünkü benim nazarımda aslolan insanlıktır. "önce vatan" yazan her dağda taşta "önce insan" yazıldığında hepimiz sade birer insan olabileceğiz.

28 Nisan 2011

Sansüre hayır!



Ekşi Sözlük'ün en altında yıllardır duruyor bu yazı, gayet açık ifadeler:

"Devlet tarafından atanmış bir kurumun internet üzerinde kimin hangi bilgiye ulaşıp ulaşamayacağına karar vermesi insan haklarına aykırıdır. Web siteleri kullanıcıların istekleri doğrultusunda bağlandıkları yerlerdir. Kullanıcılar isterlerse bir web sitesine bağlanmayabilirler. Bu güçleri ve imkanları mevcuttur. Bir kullanıcı bir siteye bağlanmak istiyorsa bu onun tercihi ve hakkıdır. Bağlanmak istemiyorsa bu yine onun tercihi ve hakkıdır. Halkın kendisine hizmet etmesi için görevlendirdiği kurumlar hadlerini aşıp halka neye ulaşıp ulaşmayacağını bilmeyen cahil cühela muamelesi edemezler. Ebeveynlerin çocuklarını sakıncalı içeriklerden koruması için çok sayıda bedava ve ücretli yazılım mevcuttur. Bu yazılımlar bir web tarayıcısını kullanmaktan daha karmaşık teknik bilgi gerektirmemektedir. Devletin milletini küçük düşürmesi ve ebleh yerine koyması yasaktır."

17 Nisan 2011

Sócrates ve Corinthians Demokrasisi

"İlk okuyunca kulağınıza Antik Yunan’dan bir hikaye gibi gelse de, büyük futbolcu Sócrates, "Corinthians Demokrasisi" adlı bir özgürlük hareketine 1980’lerin başında öncülük etmişti..."



Sócrates
Futbol tarihinin önemli orta saha beyinlerinden Sócrates 1954 doğumlu. Botafogo’da başladığı kariyerinin ilk zamanlarında bir yıldız olamadığı gibi Brezilya milli formasını da 25 yaşına kadar giymeyi başaramadı. Üstün top kontrolü ve futbol zekası sayesinde “Doktor” lakabını aldığı sanılsa da, doğrusu futbolla aynı anda (bitirmemiş olsa da) tıp fakültesinde okuduğundan böyle anıldığıdır.

1982 ve 1986’da, her ne kadar finale bile çıkamasalar da, dünya kupalarının gelmiş geçmiş en güzel top oynayan Brezilya milli takımı olduğu herkesçe kabul edilen Zico’lu, Falcaõ’lu takımın kaptanlığını yaptı.

Botafogo’dan sonra yıllarca formasını giydiği, kaptanlığını yaptığı Corinthians ile üç şampiyonluk kazandı ve kulübe kattığı değerlerle bir efsane oldu.


Corinthians
Taraftar sayısı olarak Brezilya’nın Flamengo’dan sonra ikinci, Saõ Paulo’nun ise ilk sırada gelen takımı Corinthians. En önemli özelliği ise Brezilya’da aristokratlar değil işçi sınıfı tarafından kurulan ilk ve tek kulüp.

Şu anda herhangi bir futbol kulübünün yönetildiği şekilde yönetilse de Corinthians zamanında ülke siyasetinde oynadığı rolle milyonlarca insanın kalbini çalmış bir kulüp. Takımın 100 bin kişilik stada siyasi mahkumlara özgürlük talep eden bir pankartla çıktığı zamanlar, Brezilya’da bazı konuların konuşulmasının bile insanların kaybolmasına neden olduğu zamanlardı. Bir yandan da ah şu “ben bu filmi seyrettim” hissi yok mu?!


Corinthians Demokrasisi
Futbol ülkesi Brezilya’da futbolun siyaset üzerindeki etkisi tartışılmaz. İçinde bulunduğumuz 2007 yılı, cunta rejiminin 22 yıl sonunda yıkılmasına katkıda bulunan muhteşem bir futbol hareketi, Corinthians Demokrasisi’nin 25’inci yıldönümü.

İlk okuyunca kulağınıza Antik Yunan’dan bir hikaye gibi gelse de, büyük futbolcu Sócrates, "Corinthians Demokrasisi" adlı bir özgürlük hareketine 1980’lerin başında öncülük etmişti. Amacı ordu baskısı altında karşısında mutsuz ama tepkisizce yaşayıp giden Brezilya halkına “Uyanın!” mesajı verecek örnek bir eylemde bulunmaktı. Düşündü taşındı, aklındakileri takım arkadaşlarına anlattı ve eylem başladı. Kaptanları Sócrates tarafından yönlendirilen futbolcular kendileriyle ilgili konularda yönetimin emirlerini dinlemektense her şey için oylama yapıp ona göre karar almaya başladılar. Buna saha çıkacak onbirin belirlenmesinden tutun, maç için stada ne zaman gidecekleri, eşleriyle ne zaman birlikte olacaklarına kadar çeşitli konular dahildi.

Sahaya dev “Demokrasi” pankartlarıyla çıkıyorlardı.



“Corinthians Demokrasisi’yle yarattığımız momentum harikaydı. Futbol gerçekten popüler olduğundan ve sürekli göz önünde olduğumuzdan dolayı ülkede polemik yaratacak ve özgürlüklerle ilgili, işçi ve işveren olmakla ilgili her mecliste tartışılacak bir eylem yaratmayı başardık; ki nüfusun büyük çoğunluğu için demokrasiden bahsetmenin tahayyül edilemeyeceği zamanlardı” diyor Sócrates.

Sócrates ve arkadaşlarının aylar süren savaşı ülkedeki asıl büyük demokrasi savaşına eklendi ve toplumda yarattığı infial diktatörlüğün ipini çekti. Sócrates’in, hayranı ve dostu, o zamanın sendika lideri, daha sonraki İşçi Partisi lideri, daha da sonraki Brezilya cumhurbaşkanı Lula’nın yanında reform denince akla gelen birkaç kişiden biri olması, Corinthians’ın da başarılı olsun olmasın milyonların kalbinde değişmeyecek bir yere sahip olması tesadüf değil.

25 yıl sonra kendi futbolumuza baktığımızda, tribünde kendisini eleştiren gazetecilere sahadan kolunu sokan “futbolcu”lar; bu futbolculara “motivasyon” sağlamak için her türlü ayrımcı - milliyetçi ifadeyi düşüncesizce kullanarak ders almadan ders veren “hoca”lar; katillere şarkılar - kliplerle methiyeler düzülen bir şehirdeki maçlarda sahaya girip futbolculara yumruk atan “taraftar”lar; dayak yiyeni suçlu, dayak atanı suçsuz çıkarabilen “yönetici”ler; bu yöneticilere yaranabilmek için fütursuzca yalanlar yazabilen “gazeteciler” görüyoruz.

Birisi “demokrasi” mi dedi?


Tarafımdan yazılıp, Ekim 20007 tarihli Arena dergisinde yayımlanmıştır.

30 Mart 2011

Pasaport Polisi Diaries

Bir beş-altı yılı var. Heathrow ya da Stansted; hatırlamıyorum. 

British Airways, İstanbul-Londra. Sarhoşum, uçakta hostese şirinlik yapıp kendimi mini-şaraba boğdurmuşum. Tam yan sırada iki gömlek ceket eleman oturuyor, biri nezle, hapşırıyor hep burnunu siliyor falan, gıcık gıcık bakıyorlar, çözemiyorum; pek de iplemiyorum, birazdan da sızıyorum. Bir ara yarı uyur halde kulağıma ne çalındıysa belli oluyor ki bunlar pek güzide bir cemaatimizden kardeşler; şaraba, küpeye falan kıllanmışlar, cibiliyetsizce atıp tutuyorlar şahsım hakkında: yok bu bulsa domuz da yiyordur, yok bunun karısı da herkese veriyordur, oydu da buydu da... Ulan birden dellendim, ama baktım kemeri söküp uçsam gereken noktada duramam, inince tutuklanırız, siktiret uyu sen. İniyoruz zaten birazdan, hop pasaport, hop İngiliz gıcık polis. 

Polis: Ne amaçla geldiniz?
Ozan: Turistik.
Polis: Nerede kalacaksınız?
Ozan: X hotel.
Polis: Buyurun iyi tatiller.
Ozan: Bir şey söyleyebilir miyim?
Polis: ?
Ozan: Sırada bekleyen iki ceketli türk var, iki-üç arkamda...
Polis: Evet?
Ozan: Uçakta 10 dakikada bir sırayla tuvalete gidiyorlardı devamlı. Sürekli burunlarını siliyorlar hatta bakın.
Polis: Hmm, buyurun siz geçin. -Dübilidübili hışırhışır (telsiz).

Ben yürüyorum sakin sakin bavul bantına doğru, yanımdan K-9 çomarlı iki polis hızla terse doğru geçerek bankoya gidiyor.

Bavulum hemen gelse diyorum, bu müslümanlardan hançer çıkmasın diyorum. Bavulum bayağı bir gelmiyor, ama hacılar da bayağı bir gelmiyor. Bavul hançerden keskinmiş diyorum, gülümseyerek iğrenç, sikko sikko yağan Londra yağmuruna çıkıyorum.

28 Mart 2011

30 yaş bunalımı dediğin...

Bu 30 yaş şeysi denen şeys, bir kere çok açık ki 30 rakamıyla ilgili değil. Daha doğrusu 30 rakamı sadece kişinin bir dönemi bitiriyor olduğuna dair bir görsel tabela.

Asıl dert şu: Kendinin sıradan olduğunu farketmen, kendinin fani olduğunu farketmen, kendinin fiziksel ve cinsel anlamda eskisi gibi güçlü olmadığını farketmen, kendinin şimdiye kadar hebele höbele geçirilmiş zamanlarının ne kadar boş geçmiş olduğunu farketmen gibi şeyler. Aslında şu: Kendini farketmen.

Ben kendimi yeni yeni tanıyorum mesela. Şimdiye kadar hep sağdan soldan, takdir ettiğimiz insanlardan, roman ve film karakterlerinden roller çaldık. Kişilerin beğendimiz, yakıştırdığımız özelliklerini biraz manipüle ederek kendimize atadık -ki özgün sanılsın-. Oysa kişilik denen şey zamanla oturan ve "Aha ben sevdim lan bu tipolojiyi, bundan sonra X olayım" diyerek kurulamayan bir illet olduğundan üstümüzde eğreti duran kıyafetler sırıtmaya başlıyor. Eh, ruhunun giysilerini de vızzık diye değiştiremediğinden, gelsin bunalım, gelsin melankoli.

Kendimizi kandırdığımızı anladığımız, gençliğin saflığının geride kaldığı, hayat denen o heyula gibi dalgametrenin bire bir karşımızda olduğunu farkettiğimiz zamanlardır 30 civarı. Hayat dokunmaya başlar; aile büyükleri birer birer ölmeye başlarlar, arkadaşlarından bile ölenler olur insanın. Büyüdüğünü anladığın an kafana düşen elmadır 30 yaş. Bu bilginin acısı, hayata karşı tek başına olduğunun farkındalığıdır o bunalım.

Ama şimdi başlıyor hayat öyleyse. Düştü elma kafana, yarıldı o kafan bir kere. Şimdi getir kendi paradigmanı, kur teorini, tamamen kendine özgü yeni hayatını.

Kaybetmeyi öğrendiğin an büyüdün çünkü.

07 Mart 2011

Bıyıklarım Yüzünden

Yıllardır kütüphanemde baş köşede bulunan bu kasedi evde kasetçalar olmadığından dinletememiştim kimseye. Neyse ki yaşasın internet, yaşasın fiberoptik bıyıklar.

Üzgün ülkücü Alperen'in albümüyle aynı ismi taşıyan, güftesini de altta paylaştığım bu muhteşem eserin bestesinin Commodore 64 platformunda yapılmış olduğuna dair şüphemi destekleyen unsurlar dinleyince sizin de aklınıza "Exploding Fist" gibi huzur veren karate oyunlarını getirecek.

Peki neden? Tabii ki bıyıklarım yüzünden.




gecenin diline dolanmış yine
dağların soğuğu
alev gizleyenler sökülmüş
namlular çırılçıplak
dokunsam tetiğe
şehri sımsıcak kollarıyla
ezanlar saracak
güneş duvağını çekip atmış yüzünden
gece kahkahalarla birlikte silinip gitmiş
yollara çıkmış yine 
akasya çiçeğinin kokusu
hürriyete kavuşmuş çocuklar
sokaklar bayram yerine dönmüş
şehrin tam orta yerinde
bir eşkıya tedirginliği
ve içimde birikmiş bir sevda ezikliği
hani bir tas su dökülür ya yollara
geri dönecek sevdalar için
birkaç gizli gözyaşı
hani kınalanmış yavuklu ellerinde
çeyiz olup 
nakış nakış işler ya yakamıza
fatih'in gümüş tuğrası
tarihime saldırır kendini bilmeden bazıları
bazen sataşırlar uçlara
sevdalarıma karşı çıkarlar
bıyıklarım yüzünden...

16 Şubat 2011

Endişeli Modern Narcisso

İliklerime kadar uyuz olduğum başbakan ve hükümetin hiç de şaşırmadığım her faşistçe hareketinde "Yetmez ama evetçiler, hadi bakalım bik bik" diye sızlananlara tayyipler aleminden daha fazla uyuz oluyorum.

Hükümetin bu kararları langır lungur geçirebilmesinin tek sebebi milletvekili sayısı, referandum değil! Aptal aptal konuşmak yerine delikanlı gibi elini taşın altına sokarsın, sokağa çıkarsın, örgütlenirsin, işte o zaman fark yaratırsın!

Genel seçimdeki oy oranını iki tane liberal öte tarafa kaydırmadı, merak etme. Bu ülkenin aslında hiçbir zaman değişmemiş olan hükümetleri de iki günde böyle astığım astık, kestiğim kestik olmadı! Eskiden tüm sol görüşlü gazeteleri, dergileri hiçbir suçu yokken her allahın günü asker polis basarken, iddia edilen suçla hiçbir alakası olmayan yazarlar, düşünürler, günahsız gençler hapislerde işkencelerde çürürken neden sesini çıkarmadın? Senin totaliter zihniyetinin sonucu yaşanmadı mı bütün bu yıllar? Sahtekâr seni. Yıllarca sustun sustun, şimdi de sana dokunuyorlar işte! Şimdi mi uyandın? Medyada gördüğün her haberde, üstündeki 90 yıllık vebalden "yetmez ama evet keh keh" diyerek sıyrılamazsın kolay kolay. Cumhuriyet delikanlıları sizi.

Gün gelir solcu öcü, gün gelir dinci öcü. Kimse değil, sensin öcü, sen! Sen rahatını hiç bozmadığın için oluyor bunlar. Batı demokrasisi geldiği yere (ki bu yer maalesef hâlâ kapitalizm mengenesinde saçma sapan bir rol) kolay gelmedi. 200 yıl dünyanın en ağır bedellerini ödedi bu toplumlar.

Varsa senin de cesaretin, atla suya. Evet boyu geçiyor bizim ülkede bu sular, yüzmeyi öğreneceksin, yok öyle. Ama suda yılan var, ben girmem, dersen, bil ki sensin zaten o yılan, senin sudaki aksin o.

Dev aynasını kırdığın, gölgenden korkmayı bıraktığın anda muasır medeniyet seviyesine çıkacaksın, hemşehrim Narcisso.

03 Şubat 2011

Lezbiyenlik ve Kadın Hakları

Neden kadın eşcinselliği güzel de, erkek eşcinselliği çirkin?

Çok basit: Çünkü geçerli sistemde kadın ve erkek eşit değil. Çünkü kadın cinsel meta. Çünkü erkek egemen dünya böyle istiyor. Erkeğin sevdiği vücut formu, kadın vücudu. Hem de iki tane varsa bu formdan bir ilişkide, değmeyin erkeğin keyfine. Erkek eşcinselliği ise rezillik, hatta hastalık. Neden? Çünkü damızlık rolü ortadan kalkan erkeğin otoritesi sarsılacak.

Gerçekten kadınların inanması lazım önce erkek-kadın eşitliğine. Eşitlik ekonomik bağımsızlık ve istediğini yapma özgürlüğü değildir. Eşitlik kafada, beyinde, ruhta da eşit olmaktır.

Kadın beğenilmek için her şeyi yapıyor. Üstelik başarıyor. Egosunu da doyuruyor. Elde edildiği zaman, kendisine paye çıkarıyor. Oysa buna en çok kadının karşı koyması lazım. Savaşması, dünyayı değiştirmesi lazım. Yoksa en fazla kendine yaptığı gibi dünyaya da makyaj yapmış olur kadın.

Allanıp pullanıp, kırmızı rujunuza devam edip ilgi gördüğünüz müddetçe egonuzu yeteri kadar besleyebileceksiniz ve hiçbir şey değişmeyecek. Hakkari'deki veya Bangladeş'teki kadın kocası kahvede otururken tarlada çalışmaya, 12 çocuk bakmaya, yemek yapmaya, ayak yıkamaya, dayak yemeye devam edecek.

Neden? Cinsel meta olmak, beğenilmek, sevilmek, kadının içten içe hoşuna gidiyor. Kadın dünyanın neredeyse bütün medeniyetlerinde ikinci sınıf birey olmaktan kurtulamadıkça, dünyada adalet, eşitlik gibi kavramlar da hakkıyla kavranamayacak.

Neden? Daha kocası evdeki karısıyla eşit olduğunu düşünmüyor ki, bir de sokaktaki insanla eşit olsun...

01 Şubat 2011

Pavyonlar, Traktörler ve Rapaiç

21 Nisan 2001 Fenerbahçe - Gaziantepspor maçı

İznik'te adını unuttuğum bir pavyonumtrakta seyrettim bu maçı ben.

Maçı veren bir yer aradık Aybars Özgür, Değer Dilek, Tahir Soyadıneydi ve ben. Göl kıyısında sikkindirik bir yer bulduk en sonunda projeksiyondan maçı veren, kafe mi desem pavyon mu desem belli değil, son derece yerel bir mekan, girdim; İstanbul alışkanlığıyla yer ayırsınlar diye rica ederken şimdi hatırlamıyorum olsun olsun 10 milyon falan herife toka ettim, çıktık gittik bildiğimiz bir balıkçıya sası bir yayın şiş yemeye.

Maç başlamadan 10 dakika önce gittik bu mekana, önünde 10-15 traktör park etmiş, "Hah" dedik, "Y****ğı yedik". Girdik içeri, karanlık, hayal meyal seçilen 100 kadar siyah kafa ve siyah bıyık, tam ortalarında ama tam ortalarında ışıl ışıl bir masa, ortasında meyvalar etrafında mumlar, garsonspor seyirtti yanımıza "Ağabey hoş geldiniz" diye. "Baba n'aptın, ayıp ulan" falan derken ite kaka oturttu bizi, 100 adet siyah kafa ve siyah bıyık "Şrrrak" diye döndü, hiss-i kablel vuku "Selamünaleyküm" dedik, sanki yerin altından "Harreykumserraoorgh" diye bir efekt geldi çarptı.

Neyse maç başladı uzatacak bir şey yok, ananıskim 1-0, ananıskim 2-0, ananıskim 3-0; deminden beri saygı gösteren 100 kafadan ayrı ses geliyor bize doğru, kıkırdamalar, dalgalar...

Devre arası oldu, rakı üstüne rakı içildi. Sonra ikinci yarı başladı bizler inandık, Fenerbahçe de inandı, Fenerbahçe çıldırdı, ananıskim 3-1, ananıskim 3-2, ananıskim 3-3 oldu, etraf bir garip oldu. Rakı üstüne rakı içildi.

Yine rakıma tam su koyarken pet şişeden, ses geldi "Rapaiç, Rapaiç, Rapaiç, Rapaaaiiiçç, Rapaiç atıyor 4 oluyoor, Rapaiç atıyor 4 oluyooooor" diye, ben fırladım "Heloleolooeoy" diye, elimden pet şişe fırladı bu esnada, nereye gitti bilemedim; arkama baktım nerede diye, o sırada o masadan arkası dönük, kocaman, kel, bıyıklı bir dayı kalktı yavaşça döndü, kafadan aşağıya sular süzülüyor, burundan, bıyıklardan şıpır şıpır sular akıyor. "Allah" dedim, "İznik Devlet Hastanesi ben geliyorum". Dayı bana baktı, 1 saniye kadar, ama 30 saniye sürdü zannımca bu, sonra herif bana saldırdı "Hurrroooaarrgh" diye. Kaçış yok madem, kaldırdım yumruğu, bi' yerine koyucam, herif yumruğun altına eğildi, bir sarıldı belime, kahkahalarla havada çeviriyor beni Bo Derek gibi, "Goooooooaaaaoooooolll" diye bağırıyor falan, sonra bütün masa herifle bir olduk biz, zıplamalar, kaavenin içinde koşuşmalar, falan, filan derken hikaye de budur gençler...

Guinness kutusu ve uzaylılar


Guinness kutularının içinde bir bilye vardır. Acep nedir?

Şimdi efendim bu Guinness normal biralardan daha az gazlı bir arkadaş olduğundan köpüğü de köpük değil kremadır. Diğer biralar kutulanırken karbondioksit basılır içine. Guinness tadı fazla karbondioksitle normal bira gibi gurk burp olacağından daha az karbondioksitli olmak zorundadır. Ama bira kutusunun basıncı fıçıdaki gibi fazla olamadığından kutu guinness bardağa şeyedilince yeterli köpük oluşmaz.

İşte ucunda ufacik bir delikçik olan bu topçik burada önem kazanır. Guinness kutulanırken içine ayrıca azot (nitrojen) konur. Sıvı azot biraya karışınca co2 taşar, e kapalı kutuda taşamayınca, bu topçik'e dolar. Karbondioksit topçike dolunca guinness az gazlı kendi tadına kavuşur. Kutuyu açtığımızda ise bardağa şeyederken köpük az olmakla beraber bu topçikte toplanmış olan gaz dışarı fısssss eder ve normal köpüğünü kremasını oluşturur Guinness'in.

Uzaylıların ise bu işle hiçbir ilgisi yok. İşte buna da maalesef marketing diyorlar.