01 Mart 2007

Şizofren topluma vitaminler...

Mart 2007 tarihli ARENA dergisinde yayımlanmıştır

Biz farklılıklara tahammül etmesini bilmeyen insanlarız. Sevdiğimizi severiz, başkalarının ise bizi sevmeme hakkının olmasına katlanamayız.

Bir kıza aşık olduk. Kız bizi sevmiyor mu? Bi’ koşu gider kaçırırız.

Yemekte yan masada insanlar bizden daha mı çok eğleniyor? Hop, gider döveriz.

Bir gazeteci, kendi etnik grubuna hitap eden farklı isimde bir gazete mi çıkarıyor? Tak, gider vururuz.

En küçüğümüzden en büyüğümüze hepimiz bunu yapar ve her seferinde suçu dış mihraklara atarız. İşte "dış mihraklar"ın bu ülkeyi istedikleri gibi karıştırabilmesinin en büyük nedeni bu. Ülkenin faşizan karakteri ve lümpen zihniyeti bizlere yol, su, elektrik olarak geri dönüyor.

Siyaset işin hikayesi. Popüler siyasetin ikinci sınıf beyinlerin uğraşısı olduğunu düşünen, kavramsal berraklığın ve inter-disipliner düşünce ilişkilerinde yolunu kaybetmemenin önemine inanan bir insanım. Yaşadığımız son olay gibi, her provokatif cinayette siyasi sebep ve sonuçlar olması tabii ki beklenmeli. Ama ben burada kitlesel bir davranış yapısından bahsediyorum. Post-modern milliyetçilik olarak adlandırabileceğimiz bu altı doldurulamamış beyaz bereli vatanseverliğin bizden alıp götürdüklerini hesaplamaya yanaşanımız yok.

Bizim ülkemizde gazeteciler sokak ortasında kurşunlanıyorsa, turistler apartman boşluklarında tecavüze uğruyorsa, yabancı sporcular stadyum ortasında saldırıya maruz kalıyorsa, insanlar trafikte yol vermediği için bıçaklanarak öldürülüyorsa, bu utanç vericidir. Bu, bizim değişmek adına hiçbir şey yapmadığımızı gösterir. Neden hiçbir şey yapmıyoruz? Çünkü tarafsızız. 1980'lerde düşünmemeye alıştırılmış bir kuşak olarak hep tarafsız kaldık. Bunun sonuçlarını 25 yıl içinde yavaş yavaş, ama acı bir şekilde gördük. Bence bu gördüklerimizin en acı vereni de şu:

"Tarafsız kalmanın, taraflı olmak" olduğunu göremiyoruz. Suya sabuna değmemenin, düşünmemenin, okumamanın diyetini faiziyle ödüyoruz.

Platon'un mağara idolleri örneğinden beri 7000 yıldır "bakın, gördüğünüz şeyler gölgelerdir, o gölgelerin asılları burada" demeye çalışanlar hep susturuldu. Ve korkuyorum ki bu devam edecek. Bu mesele, bu insanların doğruları söylüyor ya da söylemiyor olmasıyla ilgili değil değil. Bu, insanların ne söylerse söylesinler, bunu söylemeye hakları olduğu ile ilgili.

Ülkemiz entelijansiyasının creme de la creme kesiminin çeşitli iletişim organlarıyla, filmleriyle, dizileriyle kafamıza soktuğu popülist-şovenist-ksenofobik* yaklaşımın bizi nemenem sonuçlarla karşı karşıya bıraktığı ortada.

Keşke böyle acı örneklerle öğrenmesek bunları.

Zaman zaman yurtdışındaki iletişim kanallarında Türkiye hakkında çeşitli yazılar dolanır, biz de topluca faks ve e-mail yoluyla hadlerini bildiririz zaman zaman... Diyelim ki Türkiye'nin geri kalmışlığıyla ilgili bir yazı çıktı bir gavur gazetesinde. Ne yapmamız gerekiyor?

Önce "hakkımızda" bu yazılanlar hakkında herekete geçip bu yazıyı yazan Türk düşmanına bütün kanallardan ulaşarak yazısını geri çekmesini sağlayalım. Kendisini tehdit edelim, “akıllı olması” konusunda uyararak bir daha yazı yazması konusunda çeşitli endişeler edinmesini sağlayalım... Anlasın ki Türkiye demokratik bir ülkedir ve T.C. vatandaşları ülkelerine her türlü şerait altında bağlıdırlar, vatan toprağını kaderine terkedemezler... Sanal ortamdaki bütün imkanları kullanalım, bu amansız yanlış anlaşılmayı ortadan kaldıralım. Atatürk'ü Time dergisinin yüzyılın pop şarkıcısı anketinde Elvis Presley'in üstüne çıkaralım ki, dünya bizim gücümüzü görsün, canımız istediğinde nelere kadir olabildiğimizi anlasın...

Ya da bırakalım tüm bu ayakları, tamamen başka şeyler yapalım hayatta.

Burası gerçekten demokratik olsun, istenen buysa tabii. Veyahut hiç demokratik olmadığımızı kabul edip öyle yaşayalım. Barışık olalım. Yalan söylemeyelim. Her yalanın özrü vardır ama kendimize söylediğimiz yalanlar için kendimizi affedersek sittin sene altından kalkamayacağımızı bilelim. Yargıtaydan, AİHM'den ve türlü merciden daha yukarıda "Vicdan" adlı bir yargı organı daha olduğunu aklımızdan çıkarmayalım.

Gerçekten dürüst olsun insanlarımız, devletimiz, ordumuz. Kendimize karşı dürüst olalım. Aynaya bakıp "Başörtüsünü yasağını kaldırırsak, Türkiye İran olur" demeyi denediniz mi? Peki “301’i kaldırırsak, Sevr anlaşması şartlarına geri döneriz" demeyi denediniz mi? Kendinize gülüyorsunuz, değil mi? Kendinize "Paranoyalarını başkalarına anlat!" diyorsunuz.

Ve işin en acı yanı şu ki, sahiden de sonra gidip öyle yapıyorsunuz. Gidip kendinize bile yediremediğiniz paranoyalarınızı sahiden de başkalarına anlatıyorsunuz. Çocuklarınıza okullarda müfredat dahilinde öğrettiriyorsunuz. Medya kanallarından milletinize enjekte ediyorsunuz. Sadece kendinize kabul ettiremediğinizden dolayı, bu yükten kurtulmak için yapıyorsunuz. En etik dışı ve vicdansızca yanı da bu işte...

Kitlesel şizofreniden malul bir milletin evlatları olarak atmamız gereken çok ve büyük adımlar var. Ama ebeveynlerimiz hala bize şizofreni ilaçlarını yuttururken "Bu ne ilacı anne?" sorularımızı vicdansızca "Vitamin, yavrum" diyerek yanıtlıyor...




* Ksenofobi: Yabancı korkusu, yabancı düşmanlığı.

Ozan Sezgin