15 Ağustos 2006

Ockham'ın Usturası



Londra'da çektiğim fotoğraflara bakıyordum. Bir yol tabelası çekmişim, aylar sonra uyandım neden çektiğime: "Ockham - 1 km" diyordu. Ta 1300'lü yıllarda William diye bir arkadaşın yaşadığı Ockham köyü. Hani usturası meşhur olan William. Frankofonlar Occam'lı Guillaume diye tanırlar kendisini.

Bu William, skolastik dönemde felsefeciler ayrı, Vatikan ayrı, herkes bir konuda yetmiş iki laf ettiğinden olacak, kavramlar iyice aklını karıştırdığında düşünmüş taşınmış, 700 yıl sonra bile geçerliliğini koruyan önermeyi ortaya atmış: "Bir sorunun iki ayrı teorik çözümü varsa bunlardan daha basit olan doğru kabul edilmelidir". Yani Ockham'lı William'a göre, daha çok done içeren, mevzuyu sofistike hale getiren teorinin çıkıntıları ustura vasıtasıyla tıraşlanmalıdır.

Edouard Jeauneau'nun deyişiyle "Fazlalık durumundaki varolanları, parazit durumundaki urları kesip atmak" işleviyle ön plana çıkmış bu bilimsel prensip, bir anlamda, "düşünmenin ekonomi ilkesi"dir.

Bilimadamı terminolojisiyle "Evreni n sayıda elemanla açıklayabiliyorsak n+1 unsurla açıklamaya çalışmamalıyız" denebilecek bu prensibi bir felsefeci ise şöyle açıklayacaktır:

"Nal sesleri duyduğunuz zaman atları düşünün, zebraları değil".

01 Ağustos 2006

Neyzen Tevfik

1950'lerin başında bir gece Beşiktaş meyhanelerinden birine, elinde bir ney muhafazası taşıyan, 25-30 yaşlarında, iyi giyimli bir genç girer.


Şöyle bir etrafı kolaçan ettikten sonra, boş bulduğu bir masaya ilişip, havalı bir el hareketi ile garsonu çağırır:
- Bakar mısın buraya...
- Buyur beyim?
- Bir Fahrettin Kerim bana. Biraz buz, az da badem.
- Başüstüne beyim.



Fahrettin Kerim, o zamanların kısa boyuyla meşhur İstanbul valisi Fahrettin Kerim Gökay'ın adı ile anılan minik rakı şişesi. Hatta "mini mini valimiz, ne olacak halimiz" şeklinde tekerlemesi de vardır.


Sipariş gelmeden daha, mekanın sahibi gelir masaya,
- Delikanlı, bakar mısınız?


Delikanlı afili bir bakış atar;


- Buyurun?
- O masadan kalkmanızı rica edecektim, şu arkadaki masaya alsak sizi.
- Ne münasebet efendim, boştu masa ben geldiğimde.
- Üstadın masasıdır bu, buraya gelen herkes bilir, kimse oturmaz!
- Ne üstadı imiş canım bu?


Patronun gözü masadaki neye ilişir ve gözüyle işaret eder:



- Üstad; Neyzen Tevfik...
- O da iyi çalar tabii, lakin benim üstad diyeceğim adam bu aleti benden iyi üflemeli.


Patron sinirlenir, genci yakasından kavrar, iki de fedai hareketlenir masaya doğru.


Tam o sırada arkalarından ses gelir:
- Barba, bırak otursun çocuk...


Az önce meyhaneye girip, kimsenin haberi olmadan duruma şahit olan Neyzen Tevfik'tir konuşan. Son demleridir artık üstadın, durulmuştur artık. Yavaşça ilişir arkadaki boş masaya, bir fahrettin kerim de o söyler, az da badem.


Delikanlı ikinci şişeyi de bitirdikten sonra, neyi çıkartır muhafazasından, dudaklarına götürür.


Patron artık dayanamaz acele seyirtir masaya:


- Delikanlı ayıp yahu, üstadın yanında... Her şeyin bir edebi, usulü var yahu!



Arka masadan Neyzen'in sesi duyulur:


- Bırak Barba, çalsın çocuk.


Barba, üstada hürmetten, geri geri çekilir karanlığa doğru, delikanlı başlar bir taksim üflemeye. Herkes bırakır çatalı, bıçağı, kadehi; kulak kesilir. Ustadır delikanlı hakikaten. Nefis taksimini bitirir. Rakısına uzanır, etrafına bakarak yudumlarken tam, rüya gibi bir ney sesi duyulur üstadın masasından. Neyzen, delikanlının çıkamadığı perdeden almış, devam etmektedir.


Şaşırır delikanlı, hem zordur o perdeye çıkmak, hem de alıcı gözle baktığı halde, ney görememiştir üstadın elinde o ana kadar. Arkasına yavaşça döner, bakar... Gözleri donup kalır. Cebinden çıkardığı birkaç lirayı içtiği rakının yanına yavaşça koyar, başı önünde çıkar gider dükkandan.


Herkes dönüp Neyzen'e bakar.


Üstadın elinde ney değil, boş fahrettin kerim vardır, huşu içinde rakı şişesine üflemektedir gülümseyerek...