01 Haziran 2007

Long Live Rock’n Roll

Haziran 2007 tarihli ARENA dergisinde yayımlanmıştır.

Hayatımda ne öğrendiysem kitaplardan ve heavy metal şarkı sözlerinden öğrendim. İnternet “çıkana” kadar.

Kitap okumak zaten standart bir erdem olduğundan burada bahsetmeye gerek duymuyorum, internet sonrası kuşağının fazla gelen bilgi nedeniyle nasıl dejenere olduğu da başka bir yazı konusu. Bu yazı, ergenlik hezeyanlarını 80’lerin sonu ve 90’ların başında yaşayan bir çocuğun müzik sayesinde evdeki küçük odasında dünyanın dört bir yanına yaptığı seyahatlere dair bir seyr-ü sefer yazısı.

“En kutsal meslek” sahibi öğretmenlerin vicdanlarında hiçbir sızı duymadan Türk maarif yöntemleriyle biz çocuklara bellettikleri resmi tarih, resmi ideoloji safsatalarının dışında pek bir şey bilmiyordum ben de tüm yaşıtlarım gibi 9-10 yaşındayken. Pop müzik dinliyordum, Levent’te Melodi pasajındaki kasetçide doldurulan karışık salatalardan. Kasetin bir numaralı hit’i Yeke Yeke’yi söyleyerek eğleniyordum tüm salak çocuklar gibi. Nişantaşı Remix vardı, Kifidis’in üstünde, oradan aldığım karışık salata ise Samantha Fox’un Touch Me’sini de içeren Hits of 86 kasediydi. Evet, simsiyah, Raks 90 markalı kaset.

Tüm bu sefalet 1988’de karne hediyesi olarak sömestrda annemin beni Londra’ya götürmesiyle son buldu. (Tabii, şimdi düşündüğümüzde 40 yaşında bir kadının o zamanın Türkiye’sinden kalkıp alışverişe Londra’ya gitmesini çocuğa karne hediyesi olarak yutturmak gerçekten nefis bir taktik! Ebeveynlerimizden öğreneceğimiz hala o kadar çok incelik var ki!) O zamanlar Londra’da Our Price isimli bir müzik mağazaları silsilesi vardı. Her semtte bir tane, 11 yaşında bir çocuk için cennet. O cennete girer girmez dev bir şeytani posterle irkilişimi dün gibi hatırlıyorum. Posterde kırılmış kafasına sokmuş olduğu kaşıkla kendi beyninden bir lokmayı ağzına götüren dünyalar tatlısı bir yaratık vardı. Omuriliğimden aşağıya bir elektrik akımı geçti gitti. Kalbim güm güm atmaya başladı. İlk görüşte aşk bu olmalıydı! Aşkından yollara düştüğüm Samantha Fox’un kasedini almaya gitmişken, hayatımda ilk defa adını duyduğum Iron Maiden adlı grubun meğerse o hafta çıkardığı Seventh Son of a Seventh Son albümü ve bir torba dolusu önceki kasetleriyle çıktım dükkandan. Farketmemiştim ama, hayatım orada değişti diye düşünüyorum şimdi.

Yurtdışından gelen kasetlerin içinde şarkı sözleri vardı, hiç görmediğimiz bir şeydi, şarkı sözü dediğin anca Hey dergisinde falan yazardı, o sözler de İlhan İrem’in ışık dostlarından başka kimselerin anlamadığı sözlerdi, n’apsın 10 yaşında çocuk ışığı, nuru? Iron Maiden sözlerinde yepyeni bir dünya, bambaşka fantaziler vardı. Bir gün 2. Dünya Savaşı’nda Alman Messerschmitt’leriyle İngiliz Spitfire’larının it dalaşları için Fransa-Belçika sınırına, bir diğer gün Paul Atreides’in iktidar mücadelesini izlemeye Frank Herbert’in Dune gezegenine gidiyordum. 2. Dünya Savaşı, bizim için İsmet Paşa’nın büyük gayretleriyle kaçınmış olduğumuz bir felaketti. Ama mesela bize kimse Almanya’nın savaştan çekildiğini açıkladığı gün İsmet Paşa’nın Amerika’ya yaranmak için Almanya’ya savaş açtığını söylememişti.


Okulda bize ilk uçan insan olarak Hezarfen Çelebi’yi gururla anlatırlarken, ben gizlice walkman’den hırslı Icarus’un balmumundan kanatlarıyla uçarak güneşi fethetmeye giderken kanatları eriyerek Ege’nin sularına düşüşünü dinliyordum. Yıllarımı sürekli heavy metal dinleyerek, şarkı sözlerinde anlatılanları ansiklopedilerden her detayına kadar okuyarak geçirdim. Saçma sapan saçlar, yırtık pırtık kotlar, delik deşik postallar ve aile fertlerinin müstehzi bakışları da cabası...

Cumartesi öğlenleri Kadıköy’de Metalium’un eski gitaristi Sadi’ye derse gittikten sonra Beyoğlu’na Gitar Cafe’ye gitmeler, rahmetli Ayı Erhan’a bira ısmarlayıp hayatını anlattırmalar (Erhan’ı hatırlayanlar bilirler, inanıp inanmamanızı umursamadan her seferinde başka bir hayat uydururdu kendine), “Asitçi” dövmeler, ülkücülerden dayak yemeler, Akmar’da Zihni abiye, Pentagram Hakan’a Malmsteen’ler Satriani’ler sipariş etmeler...

Türkiye heavy metale zor alıştı, azınlık olduğumuzdan o zamanlar çok ilginçti kapıcı çocuğu, profesör çocuğu, fabrikatör çocuğunun anlaşılmaz dayanışması; minibüslerde, otobüslerde, aileyle gidilen düğünlerde tanımadığın gençlerle gizli örgüt üyeleri gibi belirsiz selamlaşmalar, Caravan’da Kronik gecelerinde tüm sosyo-ekonomik seviyelerden tanımadığın terli adamlarla sarmaş dolaş kafa sallamalar. Bu müziği dinleyebilmek, aradığın albümü bulabilmek, hasbelkader yılda bir konser olunca gidebilmek o kadar zordu ki, ancak bu sessiz birliktelik, bu Metal fraternitesiyle birbirimize tutunuyorduk.


Şimdi bile, hiç tanımadığım birinin metal dinlediğini öğrendiğimde sanki kuzenmişiz gibi bir yakınlık hissediyorum. Bilirim ki aynı yollardan geçtik, aynı duyguları tattık.

Şimdi bile trafikte, takım elbiseyle kullandığı şirket arabasından cın-cı-cı-cın cı-cı-cın sesler gelen kocaman adamlarla birbirimize ilahi Dio’nun ilk defa yaptığı işareti yaparken hala kalbim 11 yaşında Eddie’yle tanışan o çocuk gibi atıyor.

Öyleyse şimdi hep beraber:
Long live Rock’n Roll!



Ozan Sezgin