01 Mayıs 2007

Lingo Lingo Şişeler

Mayıs 2007 tarihli ARENA dergisinde yayımlanmıştır.

Yıllar boyu, ağır Galatasaraylı olan babam beraber evde maç izlerken ben televizyona, duvara önümde küllük, çakmak ne varsa fırlattığımda “Bu kadar okuyan eden, her konuyu ukalalık edecek boyutta düşünen taşınan adamsın, maçta nasıl bu hale geliyorsun aklım almıyor” der, ben de “Fenerbahçe benim her şeyim, ne var bunda garipseyecek” diye geçiştirirdim.

Geçtiğimiz aylarda Kadıköy’de bir maç esnasında rakip takıma, hakeme, her kimeyse sinirlenip anneler, zevceler barındıran cümlelerle bağırıp çağırırken ağzımdan neredeyse köpükler, salyalar çıkararak önümdeki sırada oturan kelli felli ve yaşlı başlı iki adamın üstüne yuvarlanıp, onları da onların önündekilerin üzerine yıktıktan sonra kendime kızdım: “Nedir ulan senin derdin? Nasıl olur da oraya çıkıp top oynamaktan, zaman zaman da cahil olduğu için standart çirkefliklerden başka bir şey yapmayan bir adamdan nefret edersin?”

Sonra yine geçenlerde bir muhabbette iki ezeli rakipten birini tutan bir büyüğümüz, diğer takımı tutan arkadaşına soruyordu:

“Sen ki Kant’ın Salt Aklın Kritiği’nin Türkçe çevirisini beğenmeyip, acaba bu herif ne demek istedi gerçekten diyerek 45’inden sonra Almanca öğrenen; felsefeyi, iktisadı, Frankfurt okulunu, Yunan disiplinini, Alp disiplinini yalamış yutmuş bir adamsın... Şu taraftarlık konusunda, nasıl olur da birbirinden hiç farkı olmayan iki takımdan birinden tiksinir, birbirinden hiç farkı olmayan iki taraftar kitlesinden birinden nefret edersin?”

Bir takımı diğerinden daha çok sevmesinin nedenini kendini futbolla çok yakından ilgili olarak tanımlayan her kime sorarsanız sorun, çeşitli esbab-ı mucibeler üreten, efendim bir kulüp aristokratmış, saygınmış; diğer kulüp burjuvaymış, vatanı kurtarmış, işte o yüzden severlermiş gibi kendini haklı çıkarma çabası içinde yalandan boğuşup duran cevaplar alırsınız. Gerçekten de bu cevaplar, çeşitli geyiklerde gediğine koyabilmek için çalışıp ezberlediğimiz tarihsel gerçeksilerdir. Hani buz pateninde yapılması zorunlu hareketler vardır ya, aynen onun gibi, bilumum futbol geyiklerinin herkes tarafından ezbere bilinen ama karşılıklı atışırken değinmekten bıkılmayan ucuzluklarıdır bunlar. Yani bildiğimiz lumpen eğlenceleri... Üniversiteden büyük hocamız Prof. Dr. Cengiz Çakmak yüzünde tiksinen bir ifadeyle “Yavrucuğum, aptal aptal konuşma” diye sustururdu sonucu olmayan tartışmaları. Gerçi o bile hala 5-6 yılda bir “Nasıl geçirdik” diye telefon etmekten kendini alamıyor!

İşte ortadaki sorunun beni ilgilendiren kısmı da aynen bu: Neden en aklı başında insanların bile soğukkanlılıklarını koruyamadıkları bir meseleleri var? Biraz karıştırınca kendi zihnimizi, o istemedikçe göremeyeceğimiz aynaya bilerek bakınca gayet net görünmeye başlıyor cevap:

İnsan ne kadar bilgilenirse, ne kadar tecrübelenirse, o kadar kontrollü oluyor. Bilgi, her eyleminde rasyonel olmak gibi bir prangayla bağlıyor insanlığı. Rasyonel, entellektüel, düşünce mekanizmalarını doğru ve yanlışı ayırdetmek için kullanan, türkçesiyle ahlaklı insanlar isek, her şeyi mümkün olduğunca doğru yapmak için çaba sarfediyoruz. Her zaman “davranıyoruz”. Davrandıkça yoruluyoruz, yoruldukça mutsuz oluyoruz.

Kendimizi en çok yine kendimiz mutsuz ediyoruz. Bu nedenle bizi sürekli düşünerek davranmaya sevkeden o “kendimiz”i kaybetmeye özlem duyuyoruz. Düşünmek zorunda kalmadan yaşamaya duyduğumuz özlemi geçici kaybedişlerle tatmin etmeye çabalıyoruz. Hayatımızın mantıklı akışına mantıksız parantezler açarak sıkıntımızı gideriyoruz. Kimimiz içkici, kimimiz gogocu oluyoruz.

“İd” dediğimiz ilkel benliğimizde, tözde varolan, mağaralarda büyümüş savaşçı dedelerimizden miras kalan katli vacip faşizan ikizimizi boğdurmaktan helak oluyoruz; kendimizi eğitmekten, insan gibi davranmaktan, çürümüş, kokuşmuş sistemle boğuşmaktan gına geliyor bazen. İşte o zaman stadyumlarda faşist, meyhanelerde dayı oluyoruz. Gençliğini Fenerbahçe’nin peşinde deplasmanlarda heba eden Can Kozanoğlu televizyonda “Düşündüm taşındım, takım tutmak aslında bir nevi sağcılık gibi geliyor bana” diyordu geçen.

Bizden olmayanı sevmemek, inandığımız değerlere bizim gibi inanmayanları aşağılamak, günlük hayatta ırkçı ve faşizan bir tavır olarak nitelendirilebilir; ki ısrarla kaçındığım, yanlışlığını her mecliste, her fırsatta vurguladığım bir davranış şeklidir. İç ses işte o zaman soruyor bağıra bağıra: “Be güzel kardeşim, bütün bunları yazarsın, ne demeye maçta kendinden geçersin?” Hiç bir mazeretimiz yok, ne yani, sıkılalım, bunalalım, intihar mı edelim? Yeter ki bu rasyonelitemizi, mantığımızı, aklımızı by-pass etmek için açtığımız parantezi kapatmasını bilecek zihinsel sağduyuya sahip olalım. Bildiğimiz ayı, bildiğimiz holigan ile ahlaklı insanın farkını çözemeyen de takım makım tutmasın!


Benzer bir tespiti yıllardır İngiltere’de yaşayan bir arkadaşım yapmıştı. Manchester’da bir barda sarhoşluktan yerlerde sürünen güzeller güzeli kızları, takım elbiseli adamları biz hayretle izlerken “Bu İngilizlerin neden damacana damacana bira, viski içtiklerini anladım ben” diyordu, “Shakespeare ülkesi burası, herifler hayatları boyunca medeniyet piyesinde oynuyorlar. Gün boyu, hafta boyu sahnede modern insanı oynadıklarından, haftasonu barda lingo lingo şişeler, Guinness mi içtin sen bensiz?!”


Ozan Sezgin