01 Eylül 2007

Edinburgh Kalesi su başı kaya

Eylül 2007 tarihli ARENA dergisinde yayımlanmıştır.


“To be or not to be”nin meşhur Can Yücel çevirisi “Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin?” ise; Edinburgh’da kulağımıza çalınan, bir Amerikalı turistle şehrin yerlisi bir İskoç arasında geçen İngilizce diyalog da aşağıdaki avam örnekle çevrilebilir:

AM.: Selamünaleyküm, bu Edinbörgh kalesi ne tarafta acep?
İSK.: Ne demek ulan Edinbörgh?!
AM.: Ne diyem, mesela, Mahmut mu diyem? Edinbörrgh!
İSK.: Dayı diycen, ağa diycen, Edinbara diycen!

Bu etekli arkadaşların -bara olarak telaffuz ettikleri –burgh eki, Yunanca “pyrgos” kelimesinden türeyip, 'kale' veyahut 'surlarla çevrili binalar topluluğu' manasına gelmekte. Zaten en tepede bir kaya parçasına kurulu Edinburgh kalesinden aşağıya doğru salındığınız Royal Mile’da gördüğünüz viski renkli tüm binalar insanı hayrete düşürecek kadar haşmetli. Her elli metrede kendine has bir meydan, her meydanda bir heykel. Eski şehirde Ortaçağ ve yeni şehirde Georgian dönem mimarisi gerçekten hiç boz(dur)ulmamış, şehir de son savaşta bombalanmamış olduğundan seyrettiğiniz resim Avrupa’nın en dramatik şehrinin resmi. İskoç Aydınlanması adıyla anılan akıl hareketinin hakkıyla tescilli resmi.

Bu cümleler topluluğunun asıl amacı işte bu dramatik sepia resmin içinde yer alan rengarenk, capcanlı boya lekelerinden bahsetmek: Edinburgh Festivali.

Temmuz sonu başlayıp Eylül başı biten bu 1,5 aylık festival, aslında bir aktiviteler serisi. Edinburgh International Festival bunların en eskisi, üst düzey tiyatro ve klasik müzik performanslarından oluşuyor. Bu nefis pahalı ama nefis saygın festivalde herhangi bir aktiviteye gider miyim? Gitmem. Yok ki kardeşim burada "Edinbara Filarmoni Orkestrası feat. Dream Theater” falan gibi alafortanfonik bi konser; gidelim smokinle, kafa sallayalım şöyle...

Edinburgh Jazz & Blues Festivali, Tigerfest Indie Müzik Festivali, Edinburgh Uluslararası Film Festivali, Edinburgh Kitap Festivali gibi çeşitli ilginç dalları olsa da festivalin dünya literatürüne en büyük katkısı tek bir aktiviteyle ortaya çıkıyor: The Fringe.

Dünyanın en büyük sahne sanatları festivali olan Fringe’de bir önceki sene 260 ayrı mekanda 1870 ayrı gösteri icra edilmiş. Bunların hepsini tiyatro salonu zannetmeyin, siz öğlen kafede masada oturup (Rowling’in Harry Potter’ı ilk defa üstünde yazıp milyonlarca pound kırdığı masa) delegeler gibi iki önceki günün Türk gazetesinde transfer haberi kovalarken farketmiyorsunuz, yan masanızda oturup hararetle tartışan Drakula kıyafetli adamla Marilyn Monroe kıyafetli kadın aslında festival programında babalar gibi tarifeli biletli oyunlarını sahnelemekle meşguller. Bir saat sonra da yandaki restoranın önünde “30 Koreli bir Hyundai’ye nasıl sığar, içeride birbirlerini nasıl keserler?” şovu var. Yalnız gösteriler bitince para toplamaca geleneği halen hakim, işin ilginci de yüzlerce kişi seyrediyor hepsini, herkes de çıkarıp bir sürü para veriyor. Enayiler işte, Kumburgaz’da yazlık müsameresi misali çoluk çocuk eğlenecek kendi kendine, biz de para vereceğiz. Yapsalar adam gibi tiyatrolarını, oynasalar ciddi ciddi oyunlarını Türkiye’deki gibi, gidelim biletimizi alalım seyredelim, değil mi? Baksınlar bu işler olunca nasıl oluyor... Ha, bu arada Edinburgh’da kellebaşı yıllık gelir 55 bin dolar imiş. Niyeyse.

Dolanırken ara sokaklarda bir sürü tabela var binaların üstünde. “Sir Arthur Conan Doyle burada yaşadı” gibi. Sherlock Holmes abi. Gördüklerimiz ve gösterildiklerimiz arasında Adam Smith (ekonomist), Alexander Graham Bell (Nokia GÖ99’un tasarımcısı), Ian Anderson (Jethro Tull), Charles Darwin (Adnan Oktar’ın arkadaşı), David Hume (felsefeci), R. L. Stevenson (Gulliver, Long John Silver) gibi tabelalar da vardı. Gerçi biz kültür olarak uzun uzuvlu oyuncu Long John Holmes’u (Boogie Nights) bilmeye daha yatkınız.


Hepsinden sonra bu şehirden ayrılıp tüvit cekete adını veren Tweed nehri vadisinden yeşiiil ve griii renkler arasında gerisin geri yol alırken hepimiz “İskoç Aydınlanması neden aydınlanma?”, “Sanat niye sanat?”, “Müzik niye müzik?” diye sesli düşüncelere daldık ve bir de baktık ki bunların olduğu her yerde sağlık sağlık, eğitim eğitim, sistem sistem, ekonomi de ekonomi olmuş. Varmış bir hikmeti.

Bu kültürlerin insanları her gün “Biri Bizi Gözetliyor”u izlemiyorlar mı peki? İzliyorlar. E biz izlemiyor muyuz? Fark nerede o zaman?

Fark şurada ki, bizler sadece “Biri Bizi Gözetliyor” ve şürekasını izliyoruz. Onun da hakkını veremiyoruz, ayıptır, tabela bile yapmamışız:

“Sıfırbeş Edi bu apartmanda yaşadı.”



Ozan Sezgin

01 Haziran 2007

Long Live Rock’n Roll

Haziran 2007 tarihli ARENA dergisinde yayımlanmıştır.

Hayatımda ne öğrendiysem kitaplardan ve heavy metal şarkı sözlerinden öğrendim. İnternet “çıkana” kadar.

Kitap okumak zaten standart bir erdem olduğundan burada bahsetmeye gerek duymuyorum, internet sonrası kuşağının fazla gelen bilgi nedeniyle nasıl dejenere olduğu da başka bir yazı konusu. Bu yazı, ergenlik hezeyanlarını 80’lerin sonu ve 90’ların başında yaşayan bir çocuğun müzik sayesinde evdeki küçük odasında dünyanın dört bir yanına yaptığı seyahatlere dair bir seyr-ü sefer yazısı.

“En kutsal meslek” sahibi öğretmenlerin vicdanlarında hiçbir sızı duymadan Türk maarif yöntemleriyle biz çocuklara bellettikleri resmi tarih, resmi ideoloji safsatalarının dışında pek bir şey bilmiyordum ben de tüm yaşıtlarım gibi 9-10 yaşındayken. Pop müzik dinliyordum, Levent’te Melodi pasajındaki kasetçide doldurulan karışık salatalardan. Kasetin bir numaralı hit’i Yeke Yeke’yi söyleyerek eğleniyordum tüm salak çocuklar gibi. Nişantaşı Remix vardı, Kifidis’in üstünde, oradan aldığım karışık salata ise Samantha Fox’un Touch Me’sini de içeren Hits of 86 kasediydi. Evet, simsiyah, Raks 90 markalı kaset.

Tüm bu sefalet 1988’de karne hediyesi olarak sömestrda annemin beni Londra’ya götürmesiyle son buldu. (Tabii, şimdi düşündüğümüzde 40 yaşında bir kadının o zamanın Türkiye’sinden kalkıp alışverişe Londra’ya gitmesini çocuğa karne hediyesi olarak yutturmak gerçekten nefis bir taktik! Ebeveynlerimizden öğreneceğimiz hala o kadar çok incelik var ki!) O zamanlar Londra’da Our Price isimli bir müzik mağazaları silsilesi vardı. Her semtte bir tane, 11 yaşında bir çocuk için cennet. O cennete girer girmez dev bir şeytani posterle irkilişimi dün gibi hatırlıyorum. Posterde kırılmış kafasına sokmuş olduğu kaşıkla kendi beyninden bir lokmayı ağzına götüren dünyalar tatlısı bir yaratık vardı. Omuriliğimden aşağıya bir elektrik akımı geçti gitti. Kalbim güm güm atmaya başladı. İlk görüşte aşk bu olmalıydı! Aşkından yollara düştüğüm Samantha Fox’un kasedini almaya gitmişken, hayatımda ilk defa adını duyduğum Iron Maiden adlı grubun meğerse o hafta çıkardığı Seventh Son of a Seventh Son albümü ve bir torba dolusu önceki kasetleriyle çıktım dükkandan. Farketmemiştim ama, hayatım orada değişti diye düşünüyorum şimdi.

Yurtdışından gelen kasetlerin içinde şarkı sözleri vardı, hiç görmediğimiz bir şeydi, şarkı sözü dediğin anca Hey dergisinde falan yazardı, o sözler de İlhan İrem’in ışık dostlarından başka kimselerin anlamadığı sözlerdi, n’apsın 10 yaşında çocuk ışığı, nuru? Iron Maiden sözlerinde yepyeni bir dünya, bambaşka fantaziler vardı. Bir gün 2. Dünya Savaşı’nda Alman Messerschmitt’leriyle İngiliz Spitfire’larının it dalaşları için Fransa-Belçika sınırına, bir diğer gün Paul Atreides’in iktidar mücadelesini izlemeye Frank Herbert’in Dune gezegenine gidiyordum. 2. Dünya Savaşı, bizim için İsmet Paşa’nın büyük gayretleriyle kaçınmış olduğumuz bir felaketti. Ama mesela bize kimse Almanya’nın savaştan çekildiğini açıkladığı gün İsmet Paşa’nın Amerika’ya yaranmak için Almanya’ya savaş açtığını söylememişti.


Okulda bize ilk uçan insan olarak Hezarfen Çelebi’yi gururla anlatırlarken, ben gizlice walkman’den hırslı Icarus’un balmumundan kanatlarıyla uçarak güneşi fethetmeye giderken kanatları eriyerek Ege’nin sularına düşüşünü dinliyordum. Yıllarımı sürekli heavy metal dinleyerek, şarkı sözlerinde anlatılanları ansiklopedilerden her detayına kadar okuyarak geçirdim. Saçma sapan saçlar, yırtık pırtık kotlar, delik deşik postallar ve aile fertlerinin müstehzi bakışları da cabası...

Cumartesi öğlenleri Kadıköy’de Metalium’un eski gitaristi Sadi’ye derse gittikten sonra Beyoğlu’na Gitar Cafe’ye gitmeler, rahmetli Ayı Erhan’a bira ısmarlayıp hayatını anlattırmalar (Erhan’ı hatırlayanlar bilirler, inanıp inanmamanızı umursamadan her seferinde başka bir hayat uydururdu kendine), “Asitçi” dövmeler, ülkücülerden dayak yemeler, Akmar’da Zihni abiye, Pentagram Hakan’a Malmsteen’ler Satriani’ler sipariş etmeler...

Türkiye heavy metale zor alıştı, azınlık olduğumuzdan o zamanlar çok ilginçti kapıcı çocuğu, profesör çocuğu, fabrikatör çocuğunun anlaşılmaz dayanışması; minibüslerde, otobüslerde, aileyle gidilen düğünlerde tanımadığın gençlerle gizli örgüt üyeleri gibi belirsiz selamlaşmalar, Caravan’da Kronik gecelerinde tüm sosyo-ekonomik seviyelerden tanımadığın terli adamlarla sarmaş dolaş kafa sallamalar. Bu müziği dinleyebilmek, aradığın albümü bulabilmek, hasbelkader yılda bir konser olunca gidebilmek o kadar zordu ki, ancak bu sessiz birliktelik, bu Metal fraternitesiyle birbirimize tutunuyorduk.


Şimdi bile, hiç tanımadığım birinin metal dinlediğini öğrendiğimde sanki kuzenmişiz gibi bir yakınlık hissediyorum. Bilirim ki aynı yollardan geçtik, aynı duyguları tattık.

Şimdi bile trafikte, takım elbiseyle kullandığı şirket arabasından cın-cı-cı-cın cı-cı-cın sesler gelen kocaman adamlarla birbirimize ilahi Dio’nun ilk defa yaptığı işareti yaparken hala kalbim 11 yaşında Eddie’yle tanışan o çocuk gibi atıyor.

Öyleyse şimdi hep beraber:
Long live Rock’n Roll!



Ozan Sezgin

01 Mayıs 2007

Lingo Lingo Şişeler

Mayıs 2007 tarihli ARENA dergisinde yayımlanmıştır.

Yıllar boyu, ağır Galatasaraylı olan babam beraber evde maç izlerken ben televizyona, duvara önümde küllük, çakmak ne varsa fırlattığımda “Bu kadar okuyan eden, her konuyu ukalalık edecek boyutta düşünen taşınan adamsın, maçta nasıl bu hale geliyorsun aklım almıyor” der, ben de “Fenerbahçe benim her şeyim, ne var bunda garipseyecek” diye geçiştirirdim.

Geçtiğimiz aylarda Kadıköy’de bir maç esnasında rakip takıma, hakeme, her kimeyse sinirlenip anneler, zevceler barındıran cümlelerle bağırıp çağırırken ağzımdan neredeyse köpükler, salyalar çıkararak önümdeki sırada oturan kelli felli ve yaşlı başlı iki adamın üstüne yuvarlanıp, onları da onların önündekilerin üzerine yıktıktan sonra kendime kızdım: “Nedir ulan senin derdin? Nasıl olur da oraya çıkıp top oynamaktan, zaman zaman da cahil olduğu için standart çirkefliklerden başka bir şey yapmayan bir adamdan nefret edersin?”

Sonra yine geçenlerde bir muhabbette iki ezeli rakipten birini tutan bir büyüğümüz, diğer takımı tutan arkadaşına soruyordu:

“Sen ki Kant’ın Salt Aklın Kritiği’nin Türkçe çevirisini beğenmeyip, acaba bu herif ne demek istedi gerçekten diyerek 45’inden sonra Almanca öğrenen; felsefeyi, iktisadı, Frankfurt okulunu, Yunan disiplinini, Alp disiplinini yalamış yutmuş bir adamsın... Şu taraftarlık konusunda, nasıl olur da birbirinden hiç farkı olmayan iki takımdan birinden tiksinir, birbirinden hiç farkı olmayan iki taraftar kitlesinden birinden nefret edersin?”

Bir takımı diğerinden daha çok sevmesinin nedenini kendini futbolla çok yakından ilgili olarak tanımlayan her kime sorarsanız sorun, çeşitli esbab-ı mucibeler üreten, efendim bir kulüp aristokratmış, saygınmış; diğer kulüp burjuvaymış, vatanı kurtarmış, işte o yüzden severlermiş gibi kendini haklı çıkarma çabası içinde yalandan boğuşup duran cevaplar alırsınız. Gerçekten de bu cevaplar, çeşitli geyiklerde gediğine koyabilmek için çalışıp ezberlediğimiz tarihsel gerçeksilerdir. Hani buz pateninde yapılması zorunlu hareketler vardır ya, aynen onun gibi, bilumum futbol geyiklerinin herkes tarafından ezbere bilinen ama karşılıklı atışırken değinmekten bıkılmayan ucuzluklarıdır bunlar. Yani bildiğimiz lumpen eğlenceleri... Üniversiteden büyük hocamız Prof. Dr. Cengiz Çakmak yüzünde tiksinen bir ifadeyle “Yavrucuğum, aptal aptal konuşma” diye sustururdu sonucu olmayan tartışmaları. Gerçi o bile hala 5-6 yılda bir “Nasıl geçirdik” diye telefon etmekten kendini alamıyor!

İşte ortadaki sorunun beni ilgilendiren kısmı da aynen bu: Neden en aklı başında insanların bile soğukkanlılıklarını koruyamadıkları bir meseleleri var? Biraz karıştırınca kendi zihnimizi, o istemedikçe göremeyeceğimiz aynaya bilerek bakınca gayet net görünmeye başlıyor cevap:

İnsan ne kadar bilgilenirse, ne kadar tecrübelenirse, o kadar kontrollü oluyor. Bilgi, her eyleminde rasyonel olmak gibi bir prangayla bağlıyor insanlığı. Rasyonel, entellektüel, düşünce mekanizmalarını doğru ve yanlışı ayırdetmek için kullanan, türkçesiyle ahlaklı insanlar isek, her şeyi mümkün olduğunca doğru yapmak için çaba sarfediyoruz. Her zaman “davranıyoruz”. Davrandıkça yoruluyoruz, yoruldukça mutsuz oluyoruz.

Kendimizi en çok yine kendimiz mutsuz ediyoruz. Bu nedenle bizi sürekli düşünerek davranmaya sevkeden o “kendimiz”i kaybetmeye özlem duyuyoruz. Düşünmek zorunda kalmadan yaşamaya duyduğumuz özlemi geçici kaybedişlerle tatmin etmeye çabalıyoruz. Hayatımızın mantıklı akışına mantıksız parantezler açarak sıkıntımızı gideriyoruz. Kimimiz içkici, kimimiz gogocu oluyoruz.

“İd” dediğimiz ilkel benliğimizde, tözde varolan, mağaralarda büyümüş savaşçı dedelerimizden miras kalan katli vacip faşizan ikizimizi boğdurmaktan helak oluyoruz; kendimizi eğitmekten, insan gibi davranmaktan, çürümüş, kokuşmuş sistemle boğuşmaktan gına geliyor bazen. İşte o zaman stadyumlarda faşist, meyhanelerde dayı oluyoruz. Gençliğini Fenerbahçe’nin peşinde deplasmanlarda heba eden Can Kozanoğlu televizyonda “Düşündüm taşındım, takım tutmak aslında bir nevi sağcılık gibi geliyor bana” diyordu geçen.

Bizden olmayanı sevmemek, inandığımız değerlere bizim gibi inanmayanları aşağılamak, günlük hayatta ırkçı ve faşizan bir tavır olarak nitelendirilebilir; ki ısrarla kaçındığım, yanlışlığını her mecliste, her fırsatta vurguladığım bir davranış şeklidir. İç ses işte o zaman soruyor bağıra bağıra: “Be güzel kardeşim, bütün bunları yazarsın, ne demeye maçta kendinden geçersin?” Hiç bir mazeretimiz yok, ne yani, sıkılalım, bunalalım, intihar mı edelim? Yeter ki bu rasyonelitemizi, mantığımızı, aklımızı by-pass etmek için açtığımız parantezi kapatmasını bilecek zihinsel sağduyuya sahip olalım. Bildiğimiz ayı, bildiğimiz holigan ile ahlaklı insanın farkını çözemeyen de takım makım tutmasın!


Benzer bir tespiti yıllardır İngiltere’de yaşayan bir arkadaşım yapmıştı. Manchester’da bir barda sarhoşluktan yerlerde sürünen güzeller güzeli kızları, takım elbiseli adamları biz hayretle izlerken “Bu İngilizlerin neden damacana damacana bira, viski içtiklerini anladım ben” diyordu, “Shakespeare ülkesi burası, herifler hayatları boyunca medeniyet piyesinde oynuyorlar. Gün boyu, hafta boyu sahnede modern insanı oynadıklarından, haftasonu barda lingo lingo şişeler, Guinness mi içtin sen bensiz?!”


Ozan Sezgin

09 Nisan 2007

İki gitti.



Güzel, yaramaz, tekir, piç, bela kedi İKİ, boktan bir 2 Nisan gecesi henüz iki yaşındayken ince hastalıktan öldü... İki aylıkken girdiği arabanın motorundan benim eve, yatağımın ayakucundaki yerinden soğuk bir veteriner masasına uzanan macerası, biraz kısa metrajlı oldu.

Kıtmir isimli iti cennete alıyorlarsa, İki'yi de alsınlar.





04 Nisan 2007

Life On Mars?

www.everything2.com adresli yabancı sitede yayımlanmış olduğundan kelli İngilizcedir.


With one of the strangest lyrics ever to have troubled the charts and a towering chorus, “Life On Mars?” sounds like a cross between a Broadway musical and a Salvador Dali painting. - bbc.co.uk


A David Bowie single, Life on Mars? was released on the then unsuccessful 1971 album “Hunky Dory”. The album sold dismally and Life On Mars? had to wait to be released as a single until June 1973, after when David Bowie had reached international stardom with “Ziggy Stardust”.

The song’s story is an interesting one:

When David Bowie was requested to write the English lyrics to the famous French chanson “Comme d'habitude”, he wrote a song called Even a Fool Learns to Love. Incidentally the same year, The Canadian songwriter Paul Anka bought the rights of the original French version, rewrote it, and called it “My Way”! Just then Frank Sinatra made the song worldwide famous, so the version of Bowie was never released.

David Bowie, angry about losing the fortune by inches, recorded Life On Mars? with the same chords as “My Way” and released his own sarcastic version in the 1971 album “Hunky Dory”.

The song is about a girl who goes to a B movie where there's the question “Is there life on Mars?”. The lyrics are oblique and confusing, containing lines such as "It's on America's tortured brow / That Mickey Mouse has grown up a cow. / Now the workers have struck for fame / Because Lennon’s on sale again." It's considered to be about the alienation of the teens.

To support this release, Mick Rock was made to shoot a video, too. The single reached #3 in the UK charts and stayed there for 13 weeks.

In 1999, Q Magazine listed the results of a reader poll about the greatest singles of all time. As voted by the readers, Life On Mars? came out to be 57th.



Life On Mars?
by David Bowie

It's a God awful small affair,
To the girl with the mousey hair
But her mummy is yelling, "No!"
And her daddy has told her to go,
But her friend is no where to be seen.
Now she walks through her sunken dream
To the seats with the clearest view
And she's hooked to the silver screen
But the film is sadd'ning bore
For she's lived it ten times or more.
She could spit in the eyes of fools
As they ask her to focus on

Sailors! Fighting in the dance hall.
Oh man! Look at those cavemen go.
It's the freakiest show.

Take a look at the lawman, beating up the wrong guy.
Oh man! Wonder if he'll ever know
He's in the best selling show.

Is there life on Mars?


It's on America's tortured brow
That Mickey Mouse has grown up a cow.
Now the workers have struck for fame
'Cause Lennon's on sale again.
See the mice in their million hordes
From Ibiza to the Norfolk Broads.
Rule Britannia is out of bounds
To my mother, my dog, and clowns,
But the film is a sadd'ning bore
'Cause I wrote it ten times or more.
It's about to be writ again
As I ask you to focus on


Ozan Sezgin

Why "x"?

www.everything2.com adresli yabancı sitede yayımlanmış olduğundan kelli İngilizcedir.

Omar Khayyam, philosopher, mathematician, astronomer, wine specialist and a poet (see The Rubáiyát of Omar Khayyám) went the distance while he was working on algebra to unveil the numerical mysteries.

He referred to the unknown variable as "thing", because no one had before thought about the variable deeply enough to need to name it. The Arabic word for thing is "shay". As in Turkish it is "şey". Khayyam went on using shay for the unknown variable in the rest of his works.

In 756 A.D., when The Umayyad Caliphs conquered Andalucia, Spain, scientific translations between Arabic and Spanish began, too. While Khayyam's works were being translated, the translators couldn't make out what to do with this word shay. In order not to manipulate Khayyam's original idea, they decided to leave the word as it is. But in Spanish the vocalization of "sh" could be written with the "x" letter. So they came out with the word "xay" to call the variable.

The further works and studies on [mathematics] and algebra in the western world simplified the word xay into a single letter "x".


The unknown variable "x"



Ozan Sezgin

Guerilla Kebab

www.everything2.com adresli yabancı sitede yayımlanmış olduğundan kelli İngilizcedir.


'Guerrilla Kebab' is some cooking method I learned on a hunting trip to some distant corner of rural Turkey. The old man I went hunting with was one helluva hunter who did strange things according to me. He called them experience. By the way, I'm not a hunter. I can't either shoot or want to shoot. I accompanied him, it was really nice setting tents in the woods, by the lakes, and this, and that.

One of the so-called strange things was the 'Guerrilla Kebab'. Up to then, I didn't think that I could eat something that delicious while on primitive living conditions.



  • First, you have to shoot an animal so unlucky to get in your shooting range while there is the rest of this whole f'ing world. Let's say it is a laaaarge rabbit. You have to get rid of the rabbit's fur and skin, of course. What? Ah yes, you need a Rambo knife.
  • Then, you have to break an unlucky branch from a tree. Make sure it is straight enough. Sharpen its ends with your glorious Rambo knife. Thrust the stick into the ground at a ninety degree angle. The next step is mounting the rabbit vertically on the stick. In to the anus and out of the mouth is a logical solution.
  • Now... In the trunk of your SUV there is a 25 liter square-shaped aluminum can of margarine, beans, etc. that you'd bought before the trip. Go and grab it. Open the can again with your Rambo knife. Be careful with your hands, the aluminum cap can be lethal at certain times. Eat all the margarine or beans (!), then rinse the inside of the can thoroughly with lakewater.
  • Put the can upside-downward over the 'stick-o-rabbit'. Make sure there's no leak of air from the ground where the can stands. But hey, you've made an oven now!
  • Find dry bushes and branches. Make a fire circularly around the oven. After some 30 minutes, take a look inside the oven. Don't burn yourself. Stab the rabbit with your knife. Is it still hard? OK, wait for another 15 minutes and it should be ready now.


Your 'Guerrilla Kebab' is ready to be eaten. And one more time, be careful with your hands. Try not to eat your fingers.

And by the way, that old man told me he'd learned this method in South America while on mission with Ernesto and friends. Do I believe him? I suppose so. I've seen his photos from Cuba taken in 1990, dining with Fidel.



And I don't take responsibility if you

try this at home!



Ozan Sezgin

01 Nisan 2007

Ex nihilo nihil fit *

Nisan 2007 tarihli ARENA dergisinde yayımlanmıştır.

“Ülkenin düzelmesi, daha iyiye gitmesi, kendini toparlaması için gerekli olan nedir?” sorusunu yönelttiğiniz zaman tüm çapsız entellektüellerimizden aynı cevabı alırsınız: “Eğitim”.

Bunlar okumuş, ama okuduğunu pek anlamamış arkadaşlardır. Sorunlara çözüm bulmaya çalıştıkları, sorunlar üzerinde düşündükleri izlenimi vermek için kestirme cevaplar bulmuşlardır. Eğitim bu çözüm önerilerinin en akıllıcalarından biridir; çünkü detaylıca sohbet etmedikçe çürütmesi zor bir önermedir sorunların ana çözümünün eğitim olduğu. Herkes eğitimli olunca sorunların çözüleceğine inanırlar. Bir tanesi de düşünmez ki, felsefesi, edebiyatı, sanatı, objektif tarihi, düşünce akımları olmayan bir ülkenin akademik tutarlılığı olabilir mi acaba diye... Batı sisteminin eğitim şablonlarını kopyalayarak çocuklarımızı düzgün eğitelim istiyoruz. Bona fide yaklaşıma, iyi niyete şüphe yok. Ama sistem kurmayı beceremeyecek bir düşünsel altyapı ile yola çıkınca, okul binası yapmış oluyoruz sadece. O binanın sadece adı okul oluyor. Kapısında 101 yazan odalarla bölmüş oluyoruz o binaları.

Düzgün, tıkır tıkır işleyen bir üniversite göreniniz var mı ülkede? Kendini bilime adayabilmiş, üniversitenin kaynaklarından istediği kadar faydalanabilen, akademik araştırmalarının sonucunu bürokrasiye bulaşmadan, özgürce yayımlayabilen hoca var mı ülkede?

Batı düşüncesinin kendinde yerleştirdiği en yüce erdem adalettir. Bu da eğitimle değil, niyetle olur. Latincede ubi ius, ubi remedium diye bir hukuki ifade vardır. Nerede bir hak varsa, orada yasal çare de bulunur, demektir. Açarsak, eğer senin vatandaşın hakkını aradığında kışkışlanırsa, adalet sağlanamamış demektir. Eğer güçlünün hakkını güçsüzün hakkından büyük görürsen adalet sağlanamamış demektir. Adalet sistemi düzgün çalışmadığı sürece demokrasiden veya eşitlikten bahsedemeyiz.

Gelişmiş ülkelerin yollarında araç trafiğine dikkat ettiğinizde insanların sürekli birbirine saygı göstermesine şaşırırsınız. Beş araç sağa dönmek için sıralandıysa, arkadan gelen altıncı, haliyle altıncı olarak girer oraya. Çünkü kurallar karşısında diğerleriyle eşit olduğunu annesinin adı kadar kesin biliyordur. Bu fotoğrafı hemen uygulayalım buraya: O altıncı arkadaş sağ şeride girmez, o beş kişiyi yok sayarak gider kafasını sokar birinciyle ikincinin arasına, ikinci aracın sürücüsü de haklı olarak yol vermemeye yeltenir ya da korna çalar. Örneğin devamındaki grafik şiddeti okura bırakarak, bunun neden böyle olduğunu düşünelim. Mesela ilk akla gelen, en okumuşumuz dahil hepimizin terbiyesizin önde gideni olmasıdır! Karşımızdakine neden her konuda saygısızlık yaptığımızı hiç düşündünüz mü?


Saygısızlık varoluşun reddidir. Kelimenin kendisi anlatıyor zaten: Senden olmayanı yok saymak, hiç saymaktır. Saygı, karşındakini sayarak olur. Muhatabım beni saymayarak hareket ettiğinde, hakkımı gaspetmiş olur. Hakkımı aradığımda alabilirsem, karşımdaki sizce bir daha benim hakkımı gaspetmeye kalkar mı? Yukarıdaki örnekte bahsedilen trafik deneyinde haksız konumdaki deneğe, işlediği kusurun karşılığı olan yaptırım uygulansa, ama her seferinde uygulansa, denek işlediği kusuru tekrarlamaktan kanun zoruyla vazgeçecektir. Kanun zoruyla istemeye istemeye sıraya girecek, bunu yıllar boyu yapacaktır. Bu adalettir. Bir adım daha ilerleyelim: Bu arkadaşın çocuğu 20 yıl sonra trafikteki diğer araçlara kanun zoruyla mı saygı gösterecek, yoksa babasından öyle gördüğü için mi saygı gösterecek?

Daha da önemli nokta kendi kendine ortaya çıktı yukarıda. Örnek olarak verdiğim, trafikte yol hakkına saygı duyma alışkanlığı zamanla hayatımıza “tüm haklara saygı duymak” olarak yansıyacak. Trafikte yol verdiğimiz kişi, herhangi bir konuda kişisel fikrini ifade ettiğinde de saygı göstereceğiz. Neden de basit; bileceğiz ki babamız onun babasının hakkına saygı duyuyordu çünkü düzgün çalışan bir adalet sistemi aksine izin vermiyor zaten.

Bir toplumun kendi içinde ve diğer toplumlarla karşılıklı anlayışla yaşayabilmesi için belli temel değerlere sahip olması gerekir ve bunların en önde geleni adalettir. Magna Carta’nın yayımlanma tarihine baktığımızda, batının neden bize göre çok fazla batıda olduğu kolayca anlaşılır.

Bizim ülkemizin “düşünen” insanları örnek aldıkları batının şekilleriyle yaşarlar ama batının kavramlarıyla hiç düşünmezler. Başlığın anlamı da bu arkadaşların bir türlü çözemediği ve eğitimde karar kıldığı “Ne olacak bu ülkenin hali?” sorusunu cevaplıyor:


* Hiçten, hiçbir şey çıkmaz.

01 Mart 2007

Şizofren topluma vitaminler...

Mart 2007 tarihli ARENA dergisinde yayımlanmıştır

Biz farklılıklara tahammül etmesini bilmeyen insanlarız. Sevdiğimizi severiz, başkalarının ise bizi sevmeme hakkının olmasına katlanamayız.

Bir kıza aşık olduk. Kız bizi sevmiyor mu? Bi’ koşu gider kaçırırız.

Yemekte yan masada insanlar bizden daha mı çok eğleniyor? Hop, gider döveriz.

Bir gazeteci, kendi etnik grubuna hitap eden farklı isimde bir gazete mi çıkarıyor? Tak, gider vururuz.

En küçüğümüzden en büyüğümüze hepimiz bunu yapar ve her seferinde suçu dış mihraklara atarız. İşte "dış mihraklar"ın bu ülkeyi istedikleri gibi karıştırabilmesinin en büyük nedeni bu. Ülkenin faşizan karakteri ve lümpen zihniyeti bizlere yol, su, elektrik olarak geri dönüyor.

Siyaset işin hikayesi. Popüler siyasetin ikinci sınıf beyinlerin uğraşısı olduğunu düşünen, kavramsal berraklığın ve inter-disipliner düşünce ilişkilerinde yolunu kaybetmemenin önemine inanan bir insanım. Yaşadığımız son olay gibi, her provokatif cinayette siyasi sebep ve sonuçlar olması tabii ki beklenmeli. Ama ben burada kitlesel bir davranış yapısından bahsediyorum. Post-modern milliyetçilik olarak adlandırabileceğimiz bu altı doldurulamamış beyaz bereli vatanseverliğin bizden alıp götürdüklerini hesaplamaya yanaşanımız yok.

Bizim ülkemizde gazeteciler sokak ortasında kurşunlanıyorsa, turistler apartman boşluklarında tecavüze uğruyorsa, yabancı sporcular stadyum ortasında saldırıya maruz kalıyorsa, insanlar trafikte yol vermediği için bıçaklanarak öldürülüyorsa, bu utanç vericidir. Bu, bizim değişmek adına hiçbir şey yapmadığımızı gösterir. Neden hiçbir şey yapmıyoruz? Çünkü tarafsızız. 1980'lerde düşünmemeye alıştırılmış bir kuşak olarak hep tarafsız kaldık. Bunun sonuçlarını 25 yıl içinde yavaş yavaş, ama acı bir şekilde gördük. Bence bu gördüklerimizin en acı vereni de şu:

"Tarafsız kalmanın, taraflı olmak" olduğunu göremiyoruz. Suya sabuna değmemenin, düşünmemenin, okumamanın diyetini faiziyle ödüyoruz.

Platon'un mağara idolleri örneğinden beri 7000 yıldır "bakın, gördüğünüz şeyler gölgelerdir, o gölgelerin asılları burada" demeye çalışanlar hep susturuldu. Ve korkuyorum ki bu devam edecek. Bu mesele, bu insanların doğruları söylüyor ya da söylemiyor olmasıyla ilgili değil değil. Bu, insanların ne söylerse söylesinler, bunu söylemeye hakları olduğu ile ilgili.

Ülkemiz entelijansiyasının creme de la creme kesiminin çeşitli iletişim organlarıyla, filmleriyle, dizileriyle kafamıza soktuğu popülist-şovenist-ksenofobik* yaklaşımın bizi nemenem sonuçlarla karşı karşıya bıraktığı ortada.

Keşke böyle acı örneklerle öğrenmesek bunları.

Zaman zaman yurtdışındaki iletişim kanallarında Türkiye hakkında çeşitli yazılar dolanır, biz de topluca faks ve e-mail yoluyla hadlerini bildiririz zaman zaman... Diyelim ki Türkiye'nin geri kalmışlığıyla ilgili bir yazı çıktı bir gavur gazetesinde. Ne yapmamız gerekiyor?

Önce "hakkımızda" bu yazılanlar hakkında herekete geçip bu yazıyı yazan Türk düşmanına bütün kanallardan ulaşarak yazısını geri çekmesini sağlayalım. Kendisini tehdit edelim, “akıllı olması” konusunda uyararak bir daha yazı yazması konusunda çeşitli endişeler edinmesini sağlayalım... Anlasın ki Türkiye demokratik bir ülkedir ve T.C. vatandaşları ülkelerine her türlü şerait altında bağlıdırlar, vatan toprağını kaderine terkedemezler... Sanal ortamdaki bütün imkanları kullanalım, bu amansız yanlış anlaşılmayı ortadan kaldıralım. Atatürk'ü Time dergisinin yüzyılın pop şarkıcısı anketinde Elvis Presley'in üstüne çıkaralım ki, dünya bizim gücümüzü görsün, canımız istediğinde nelere kadir olabildiğimizi anlasın...

Ya da bırakalım tüm bu ayakları, tamamen başka şeyler yapalım hayatta.

Burası gerçekten demokratik olsun, istenen buysa tabii. Veyahut hiç demokratik olmadığımızı kabul edip öyle yaşayalım. Barışık olalım. Yalan söylemeyelim. Her yalanın özrü vardır ama kendimize söylediğimiz yalanlar için kendimizi affedersek sittin sene altından kalkamayacağımızı bilelim. Yargıtaydan, AİHM'den ve türlü merciden daha yukarıda "Vicdan" adlı bir yargı organı daha olduğunu aklımızdan çıkarmayalım.

Gerçekten dürüst olsun insanlarımız, devletimiz, ordumuz. Kendimize karşı dürüst olalım. Aynaya bakıp "Başörtüsünü yasağını kaldırırsak, Türkiye İran olur" demeyi denediniz mi? Peki “301’i kaldırırsak, Sevr anlaşması şartlarına geri döneriz" demeyi denediniz mi? Kendinize gülüyorsunuz, değil mi? Kendinize "Paranoyalarını başkalarına anlat!" diyorsunuz.

Ve işin en acı yanı şu ki, sahiden de sonra gidip öyle yapıyorsunuz. Gidip kendinize bile yediremediğiniz paranoyalarınızı sahiden de başkalarına anlatıyorsunuz. Çocuklarınıza okullarda müfredat dahilinde öğrettiriyorsunuz. Medya kanallarından milletinize enjekte ediyorsunuz. Sadece kendinize kabul ettiremediğinizden dolayı, bu yükten kurtulmak için yapıyorsunuz. En etik dışı ve vicdansızca yanı da bu işte...

Kitlesel şizofreniden malul bir milletin evlatları olarak atmamız gereken çok ve büyük adımlar var. Ama ebeveynlerimiz hala bize şizofreni ilaçlarını yuttururken "Bu ne ilacı anne?" sorularımızı vicdansızca "Vitamin, yavrum" diyerek yanıtlıyor...




* Ksenofobi: Yabancı korkusu, yabancı düşmanlığı.

Ozan Sezgin

19 Ocak 2007

Bir gün Etiler'de

Akmerkez'in yerinde Etiler Lisesi'nin top sahası var. O zamanlar.


Etiler Commodore Center var. Etiler’de. Oyun yapıp oyun satıyorlar. Biz de yıllar yılı oyun alıp oyun oynuyoruz. Önce Commodore 64, sonra Amiga, sonra PC oyunları. Adı değişiyor sonra buranın, MCM oluyor. Çapsızlıkları dünya alemin diline düşünce değiştirmek zorunda kalıyorlar herhalde, biz büyümüş oluyoruz, gitmiyoruz daha.



Osman duruyor bu dükkanda. Kırmızı kafa. Sarı kirpik. Teyzesi var bir de, sarı kafa. Ejderha tırnak. Ortak işletiyorlar. Bir keresinde teyzesi kasada duruyor, Osman oyun kopyalıyor, ben de oyun listesine bakıyorum. Arkamda kasada oturan teyzesi hala arkamda kasada otururken, önümdeki kapıdan içeri giriveriyor. Şaşırıyorum. Arkama bakıyorum, teyze kasada. Önüme bakıyorum, teyze kapıda.


“Hoş geldin anne” diyor Osman, rahatlıyorum. Osman farkediyor, gülüyor. Yavşak.


Etiler’de Venüs pastanesinin karşısında Planet bilardonun yan sokağında oturuyor bu dükkan.


Planet de bize kült olmuş bir yer, alt katı atari salonu, üst katı bilardo. Bu bilardocuda zaman zaman Alpboğa’yla bilardo oynuyoruz. Hatta birkaç sene sonra bir gün İbrahim Tatlıses’le amerikan oynuyoruz burada. Geliyor dolanıyor içeride, içerisi ful, herkes kıromtrak, herkes sırıtıyor birbirine ve İbo’ya. Komedi Dans Birlisi Erol Köse var yanında. Sağı solu kesiyor, bizi daha çok kesiyor İbo. Üstümüz başımız daha bir hallice, Levent çocuğuyuz, Nişantaşı Adam’s dükkanından alınma beşyüz birler var üzerimizde.


“Oynayalım mı?” diyor.


Biz seviniyoruz, kafa sallıyoruz. 15 yaşındayız.


“Kaybeden hesabı öder ama” diyor. Komik geliyor, yine kafa sallıyoruz. 15 yaşındayız.


İbo kaş göz yapıyor, Erol koşa koşa iniyor merdivenlerden, biz üst kat camından caddeye bakıyoruz, ne oluyor diye. Erol kapının önündeki Merso’dan bir şey getiriyor, ıstaka olsa gerek. İbo kadife haznesi içinden çıkarıyor ıstakanın dü paresini, hop yekpare ediyor 10 saniyede. Profesyonelce. Alpboğa’yla birbirimize bakıyoruz. Erol da bize. Sırıtıyor köse.


İbrahim Tatlıses acayip bilardo oynuyor. Hiç top sokmuyor ama. Hepsini tek deliğin önüne topluyor. Sonra gülerek tık tık içeri atıyor hepsini. Alpboğa’yla birbirimize bakıyoruz. Erol da bize. Hala sırıtıyor köse.


Teşekkür ediyor İbo. Giderken “Lahmacuncu açacağım” diyor, “beklerim sizi de”.



Bayağı zaman geçiyor. Geriye doğru.


Etiler Commodore Center’dan üç disketlik bir oyun alıyorum, eve gidiyorum. Üç gün boyunca oynuyorum oynuyorum, üçüncü diskete geliyor sıra. Bilgisayar bu disketi tanımıyor bile, sinirle kalkıyorum, ta Ulus’tan yürüye yürüye geliyorum. Teyze tırnaklarını törpülüyor. Beni görüyor, gülüyor Osman. Üçkağıtçı.


“Bitirdin mi?”


“Bu disket bozuk!” diyorum, 13 yaşında bir çocuk ne kadar ciddiyetli ve kızgın olabilirse o kadar kızgın görünmeye çalışıyorum.


Bakıyor disketin sağına soluna, kulağına götürüp sallıyor Osman. Uzman. Kaşlarını kaldırıp:


“Sen onu hoparlörün üstüne koymuşsun, öyle bozulmuş o” diyor Osman orospu çocuğu, teyzesi kafasını sallıyor, “Evet evet, bizde puştluk olur mu hiç?” diyor gibi sallanan kafası.


"Ne hoparlörü? Ne diyorsun sen, bozuk işte!"


Dudaklarımı sıkıyorum, 13 yaşındasın, ne diyeceksin?


"E hep geliyorum ben, değiştiriver işte."


Osman bakıyor, “o kadar da orospu çocuğu olmayayım bari” diye düşünmüş olacak, kaşlarını oynatarak üçüncü disketin temizini takıyor eksternal sürücüye, kopyalayacak yenisini. Yeşil ışığı yanıyor sürücünün, aynı anda teyze birinci viteste patiyle kalkıyor:


"Çocuklar hep bozuyor disketleri, biz de değiştiriyoruz, e nasıl para kazanacağız?"


Osman çark ediyor. Kem küm. Çıkarıyor disketi sürücüden, kırmızı ışığı yanıyor sürücünün, teyze duruyor.


"Sadece disket parası alalım bari" diyor Osman. Sahtekar.


Cebimde para yok, gelirken beş paket İtalya ‘90 Figurine Panini sticker almışım. Son bir utanç dalgasını daha atlatarak, “Cumartesi getiririm” diyorum, “nasıl olsa bunu bitirip, başka oyun alacağım.”


Kafasını olurdan sallıyor Osman, tekrar itiyor yarısı dışarıdaki disketi içeriye. Yeşil ışığı yanıyor sürücünün, teyze yine patiyle kalkıyor:


“Bunların hiçbir zaman olmaz ki paraları! Babaları kendilerine Mersedes alacaklarına, para versinler biraz bu çocuklara. Yok öyle veresiye artık!”


Osman yine çark ediyor. Kem küm. Çıkartıyor disketi sürücüden, kırmızı ışığı yanıyor sürücünün, teyze duruyor.


“Cumartesi geldiğinde alırsın bunu da” diyor sessizce Osman ‘bugün de böyle olsun’ gibisinden af bekleyen bir ifadeyle. Korkak.


Teyze kafasını öteki tarafa çevirerek o ejderha tırnaklarını törpülemeye devam ediyor, ben kafam önümde iki yana sallanarak, sinirli sinirli mırıldanarak çıkıyorum: “Kırılır inşallah tırn...” derken kapıya çarpıyorum bir de salak gibi.


“...akların!”


Küfür edemiyorum.


Belki o zaman o kadına o küfrü edebilseydim, şimdi bu kadar küfürlü konuşmazdım.


Kim bilir?..