20 Haziran 2004

Gnothi Seauton ya da Masa Örtüsü Notları (Öykü)

Yetişkin ve ayık olan herkes ölür. Çocukluğunu yitirmiş ve zihni açılmış olan herkes ölür. Başkalarını kerteriz alan, kendisi olamayan, özünü bilmeyen herkes ölür. Ölümsüz olmanın ön kabulü ya çocuk olmak, ya sarhoş olmaktır.

Bir pazar günü şirket-i hayriyenin demir kayıklarından biriyle gittim o adaya. Denizin ortasında ufak, yeşil, kel kafalı bir adaydı. Saygı duyduğum, sevgi beslediğim birisine orada öyküleri için bir ödül vereceklerdi. Eski zaman, yanlış hatırlamıyorsam Mazhar Fuat Ödülü gibi bir ismi vardı organizasyonun.

Hava çok sıcak, güneş çok parlaktı. Vapurun sancak tarafında, dışarıda oturdum ki, güneş dosdoğru taarruz etmesin, yol uzun. Sağımda teke sakallı, siyah tişörtlü bir genç, solumda ellilerinde bir kadın oturuyordu. Yan gözle kadının bana doğru iki santimlik açılanışını ve dudaklarının arasında sıcak bir muhabbetin girizgâhını görür görmez "eyvah" dedim, "sıçtık". Bu durumlarda ilk çare, aynı zamanda en etkilisi olan uyur vaziyete geçmektir. Zaten bir önceki ağır akşamın da etkisi olacak, Kabataş'tan çıkar çıkmaz vapur, uyuklamaya başladım. Hayal kırıklığıyla mırıldanan kadının ruh haline üzülerek uyuyuverdim.


Bir ara bir bağırışla toparlandım, gözlerimi açıp sese doğru baktığımda denizde bir adam gördüm. Marmara Denizi'nin ortasında, vapurun bir yirmi beş metre kadar açığında beyaz gömlekli, kravatlı, hafiften kel bir bir adam bizden tarafa sesleniyor, el ediyordu. Hemen sağa sola bakındım, tıklım tıklım günübirlikçilerle dolu vapurda tek bir insan evlâdı tepki vermiyordu. İçimden "yuh!" dedim, kızdım, sövdüm, çok ağır küfürler ettim. Adamın sesi tekrar geldi vapurun motor homurtusundan sıyrılıp. Ayağa fırladım, "Heey, hooop!" diye bağırdım. Solumdaki kadın irkildi ve geriye kaçtı. Sağımdaki delikanlı kafasını kaldırıp baktı, önüne döndü. Bütün vapur bana bakıyor, denizdeki herifi kimse görmüyordu. Baktım, sadece bir el gördüm suda, o da iki saniyede battı, gitti. Hayret içinde, az kalsın adamı görüp görmediklerini soracaktım ki, birden hala sarhoş olabileceğimi ve uykusuzluğun halüsinatif etkisini sezip sağıma soluma on kasım veletleri gibi selam verip gerisin geri oturdum. Yemin ediyorum, daha kıçım tahtaya değmeden uyumuştum tekrar. Sosyal baskı kadar etkili bir uyuşturucu var mı acaba?

Vapur adaya yanaştığında güneş öğleyi geçmiş, ödül töreni tahminen bitmişti. Hiss-i kablel vuku, iskeleye en uzak meyhaneyi sordum, gösterdiler sorgusuz sualsiz. Gariptir, su üstünde yaşayan insanlar çok soru sormazlar, bilirler her şeyi.

Beş dakika yürüdüm yürümedim, mekân çalıların arkasında saklandığı yerden çıkıverdi. Tahminim doğruydu, herkes oradaydı. Üç-beş masalı, tesadüf eseri denize yuvarlanmamayı başaran, dünyanın en iddiasız meyhanesi. Zaten iddialı bir dükkanda içki içenin bir daha iflah olduğu görülmemiştir.

Hiç lafı kesmeden, ortalığı karıştırmadan iliştim masaya, muhabbet derindi zahir; bilgi sahibi, tecrübe sahibi, ödül sahibi adam anlatıyordu hiçbirimizi es geçmeden, herkesin gözüne tek tek bakarak, ılık ılık gülümseyerek. Birden, gayet bilinçsiz bir dürtüyle, cebimde olmasına şaşırdığım kalemi çıkardım ve bunu yaptığıma ayrıca şaşırarak sigara yanıklı, şarap lekeli masa örtüsünün üzerine kargacık burgacık yazmaya başladım duyduklarımı...

...

“Toplum ‘kuralları’na göre yaşıyoruz çoğu zaman. Kolektif bir yaşam, milyonlarca kişiyle paylaşılan prototip davranışlar bizi kişiliksizliğe sürüklüyor; karaktersiz yaklaşımlar sergiliyoruz bir ömür boyu. Teknoloji hepimizi karaktersizleştiriyor; elektronik postalarimizi yollarken turkce karakterlerden ozenle kaciniyoruz, global lisan yaratıyoruz. Öz değerlerimiz, bireysel isteklerimiz piç ediliyor, geri kalanı çoktan iç edilmiş bile. Günümüz dünyasında “ben” demek ayıp. Bireyselliğe doğru yön belirleyenler agoralarda aptalların tükürük yağmuruna tutuluyor, “Yaşasın biz!” diye bağırmadıkça durmuyor yağmur.


İşte böyle bir ortamın koşullarında sadece çocuklar, yani yetişkin olmayanlar, tanımamışken dış dünyayı istediklerini serbestçe yapabiliyor. Bu yüzden çocuklar vicdansızdır. Çocuklar acımasız olur. Bütün çocuklar orospu çocuğudur; çünkü onlar ölüm bilmez. Çocuklar acı duymaz, vicdan azabı çekmez. Bu nedenlerden dolayı özlem duyduğumuz tek çağdır çocukluk. Dünyada sadece çocuklar sorumluluk sahibi değildir, sadece onlara yüklenemez hiçbir ödev. Sunidir çocukların ödevleri, görevleri, ahlâki yükümlülükleri. Bir çocuk çalmaması gerektiğini “biliyorsa”, annesi aksini tembihlediğindendir; bu bilişler biliş değil oysa. Çocuk olmak istiyorum, eylemlerimden sorumlu tutulmamak için, çocuk olmak istiyorum tabula rasa’mı kendim şekillendirebilmek için, çocuk olmak istiyorum bana uygun görülen kadınların dışındakilere de aşık olabilmek için...

Çocukluğa en çok yaklaştığımız anlardır, sarhoşluk anlarımız. Bilincimize sosyal normların ‘kontrol’ tanımına uygun bir anlamda sahip olamadığımız, çocukluğun kıyısında kürek çektiğimiz anlar. Sorumluluklar bizden uzaktır, hayat çok güzeldir kafalar güzelken. ‘Kafası kırık’ olanlar gerçeğin bilgisine ulaşanlar, çocukluğun saf dürüstlüğüyle hareket edenlerdir; ki bütün çocukların kafalarında dikiş izleri vardır ve sarhoşların bu yüzden terminolojisinde kafalar hep ‘kırık’tır. Ayık olanların mutlaka bir çıkarı vardır racon keserken, dürüst insan rolü oynarken; oysa sarhoşlar ilan-ı aşk eyler, sarhoşlar doğru söyler, sarhoşlar çocuklar gibi şendir, sarhoşlar dev gibi orduları yener. Ayıklar dürüst konuşamaz, akıllı olamazken çocuklardır kaygan zeminden kaçan, ayağını yere basanlar. Kafasını, zihnini zaman zaman karıştırmayan, cam gibi bir dimağa sahip olanlar tüm kabullerin aksine en çok kaçanlardır özlerinden. Ayıklar özlerini bilmez, çünkü onlar çocukluğu bilmeyen, orospu çocuğu olamayanlardır. Hayatta onlar ölürler işte. Yetişkinlerdir çünkü, ayıklardır çünkü, edinecek tecrübeleri kalmayanlardır çünkü. Ölmekten başka çare yoktur ki İthaka’ya ulaşmaya çalışmayan, geriye bir şey bırakmayı düşünmeyenler için. Sahip oldukları tek mülkiyet, “acele” ibareli o saman kağıttan zarftır, ve mazruf sade bir celptir öte taraftan...

Yetişkinler sualtındaki dünyalarında yaşarlar, gerçeklikle ilgili algıları suyun altından yukarıya baktıklarında gördükleridir. Su, güruhun aptal bilgileridir o dünyada; bizimle aynı yere bakarlar ama suyun altında ezildiklerinden, su görüşlerini bulandırdığından aşağıdan gördükleri gerçek olandan farklıdır. Yanılsamalar yalan gerçekleri olmuştur onların. Şişenin içindeki bir sinek gibidirler kısaca. Takım elbiseli kırk beş kilo ancak gelirler.

Bizse çocuk olanlar, sarhoş olanlar ve hem çocuk hem sarhoş olanlar, suyun üstünde kirli beyaz ahşap kayıklarda yaşarız biz -fiberle işimiz olmaz. Gerçek havayı solur, gerçek kadınlarla sevişir, gerçek balıklar tutarız. Biz biliriz kendimizi, mukayyidizdir özümüze. Et yeriz, içki içeriz, kafamızı yararız, oyun oynarız, hesap yapmayız, kalp kırmayız. Çocuğuzdur, ölmeyiz hiç biz. Sarhoşuzdur her anlamda biz, geciktiririz yaşlılığı hep çocukların dünyasında kalarak. Ölemeyiz biz onlar gibi; çünkü kendimizi biliriz, Dionysos’u severiz, Delphoi’deki kâhini dinleriz, kapısından girerken “gnothi seauton” * deriz. Ve ölmeyişimizin tek bir fizik sebebi vardır: Tanrı çocukları ve sarhoşları hep korur...”

...

Garip yazı seansım suya düşen bir nesnenin sesiyle kesildi. Kalemi bıraktım ve başımı kaldırdım. Herkes denize bakıyor, baktıkları noktada Mazhar Fuat Ya Da Adı Her Neyse Ödülü yalpalaya yalpalaya batıyordu. Artık ödül sahibi olmayan adama döndüm hemen. Huzurlu bir gülümsemeyle şarap kadehine uzandı. Elinde çevirdiği kadehe bir süre bakıp, gülümseyerek bana doğru “Bize lazım değil...” dedi, “...aşağıda onu koyacak yer bulurlar nasıl olsa...”

Denizde boğulan beyaz gömlekli adamın belki de halüsinasyon olmayabileceği yıllar sonra aklıma geldi...


* Gnothi seauton: Eski yunanca, “kendini bil”.

® Ozan Sezgin