01 Eylül 2007

Edinburgh Kalesi su başı kaya

Eylül 2007 tarihli ARENA dergisinde yayımlanmıştır.


“To be or not to be”nin meşhur Can Yücel çevirisi “Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin?” ise; Edinburgh’da kulağımıza çalınan, bir Amerikalı turistle şehrin yerlisi bir İskoç arasında geçen İngilizce diyalog da aşağıdaki avam örnekle çevrilebilir:

AM.: Selamünaleyküm, bu Edinbörgh kalesi ne tarafta acep?
İSK.: Ne demek ulan Edinbörgh?!
AM.: Ne diyem, mesela, Mahmut mu diyem? Edinbörrgh!
İSK.: Dayı diycen, ağa diycen, Edinbara diycen!

Bu etekli arkadaşların -bara olarak telaffuz ettikleri –burgh eki, Yunanca “pyrgos” kelimesinden türeyip, 'kale' veyahut 'surlarla çevrili binalar topluluğu' manasına gelmekte. Zaten en tepede bir kaya parçasına kurulu Edinburgh kalesinden aşağıya doğru salındığınız Royal Mile’da gördüğünüz viski renkli tüm binalar insanı hayrete düşürecek kadar haşmetli. Her elli metrede kendine has bir meydan, her meydanda bir heykel. Eski şehirde Ortaçağ ve yeni şehirde Georgian dönem mimarisi gerçekten hiç boz(dur)ulmamış, şehir de son savaşta bombalanmamış olduğundan seyrettiğiniz resim Avrupa’nın en dramatik şehrinin resmi. İskoç Aydınlanması adıyla anılan akıl hareketinin hakkıyla tescilli resmi.

Bu cümleler topluluğunun asıl amacı işte bu dramatik sepia resmin içinde yer alan rengarenk, capcanlı boya lekelerinden bahsetmek: Edinburgh Festivali.

Temmuz sonu başlayıp Eylül başı biten bu 1,5 aylık festival, aslında bir aktiviteler serisi. Edinburgh International Festival bunların en eskisi, üst düzey tiyatro ve klasik müzik performanslarından oluşuyor. Bu nefis pahalı ama nefis saygın festivalde herhangi bir aktiviteye gider miyim? Gitmem. Yok ki kardeşim burada "Edinbara Filarmoni Orkestrası feat. Dream Theater” falan gibi alafortanfonik bi konser; gidelim smokinle, kafa sallayalım şöyle...

Edinburgh Jazz & Blues Festivali, Tigerfest Indie Müzik Festivali, Edinburgh Uluslararası Film Festivali, Edinburgh Kitap Festivali gibi çeşitli ilginç dalları olsa da festivalin dünya literatürüne en büyük katkısı tek bir aktiviteyle ortaya çıkıyor: The Fringe.

Dünyanın en büyük sahne sanatları festivali olan Fringe’de bir önceki sene 260 ayrı mekanda 1870 ayrı gösteri icra edilmiş. Bunların hepsini tiyatro salonu zannetmeyin, siz öğlen kafede masada oturup (Rowling’in Harry Potter’ı ilk defa üstünde yazıp milyonlarca pound kırdığı masa) delegeler gibi iki önceki günün Türk gazetesinde transfer haberi kovalarken farketmiyorsunuz, yan masanızda oturup hararetle tartışan Drakula kıyafetli adamla Marilyn Monroe kıyafetli kadın aslında festival programında babalar gibi tarifeli biletli oyunlarını sahnelemekle meşguller. Bir saat sonra da yandaki restoranın önünde “30 Koreli bir Hyundai’ye nasıl sığar, içeride birbirlerini nasıl keserler?” şovu var. Yalnız gösteriler bitince para toplamaca geleneği halen hakim, işin ilginci de yüzlerce kişi seyrediyor hepsini, herkes de çıkarıp bir sürü para veriyor. Enayiler işte, Kumburgaz’da yazlık müsameresi misali çoluk çocuk eğlenecek kendi kendine, biz de para vereceğiz. Yapsalar adam gibi tiyatrolarını, oynasalar ciddi ciddi oyunlarını Türkiye’deki gibi, gidelim biletimizi alalım seyredelim, değil mi? Baksınlar bu işler olunca nasıl oluyor... Ha, bu arada Edinburgh’da kellebaşı yıllık gelir 55 bin dolar imiş. Niyeyse.

Dolanırken ara sokaklarda bir sürü tabela var binaların üstünde. “Sir Arthur Conan Doyle burada yaşadı” gibi. Sherlock Holmes abi. Gördüklerimiz ve gösterildiklerimiz arasında Adam Smith (ekonomist), Alexander Graham Bell (Nokia GÖ99’un tasarımcısı), Ian Anderson (Jethro Tull), Charles Darwin (Adnan Oktar’ın arkadaşı), David Hume (felsefeci), R. L. Stevenson (Gulliver, Long John Silver) gibi tabelalar da vardı. Gerçi biz kültür olarak uzun uzuvlu oyuncu Long John Holmes’u (Boogie Nights) bilmeye daha yatkınız.


Hepsinden sonra bu şehirden ayrılıp tüvit cekete adını veren Tweed nehri vadisinden yeşiiil ve griii renkler arasında gerisin geri yol alırken hepimiz “İskoç Aydınlanması neden aydınlanma?”, “Sanat niye sanat?”, “Müzik niye müzik?” diye sesli düşüncelere daldık ve bir de baktık ki bunların olduğu her yerde sağlık sağlık, eğitim eğitim, sistem sistem, ekonomi de ekonomi olmuş. Varmış bir hikmeti.

Bu kültürlerin insanları her gün “Biri Bizi Gözetliyor”u izlemiyorlar mı peki? İzliyorlar. E biz izlemiyor muyuz? Fark nerede o zaman?

Fark şurada ki, bizler sadece “Biri Bizi Gözetliyor” ve şürekasını izliyoruz. Onun da hakkını veremiyoruz, ayıptır, tabela bile yapmamışız:

“Sıfırbeş Edi bu apartmanda yaşadı.”



Ozan Sezgin