27 Nisan 2012

Kolonyalizm dedikleri


18 ve 19'uncu yüzyıllardaki Batı düşüncesinde güçlenen ırkçılığın bire bir tezahürüdür Kolonyalizm.

Darwin öncesi ama hafif Darwin'imtrak yaklaşım (Proto-Darwinizm denilen zımbırti) beyaz ırkın tüm hayvan ırklarının üstünde olduğunu öngördüğünden, Avrupa ülkeleri (ve dolayısıyla Kuzey Amerika ülkeleri) bu felsefeden aldıkları gazla kendilerinin dışında kalan tüm dünyayı sömürgeleştirerek boyundurukları altına almayı kendilerine hak addetmişlerdi; (Bkz: Emperyalizm).

Sanayi Devrimi'nden sonra iyice belirginleşen bu kendi kozmik akıllarının aslında kendilerinden hiçbir farkı olmayan bir başka ırkın kozmik aklından üstün olabileceğini varsaymayı zaten açıkça Faşizm olarak adlandırıyoruz. Asıl acı olan da 300 yıl önce bu fikirle yola çıkıp bunun kaçınılmaz sonucu olan iki ayrı Dünya savaşıyla anaları bellenen Avrupa'nın ve modern dünyanın artık ırk ayrımından resmi olarak hayalet görmüş gibi kaçınmasından hiçbir ders almayan biz Doğu medeniyetlerinin halen bu medieval tavırda devam etmeleridir.

Tütün kolonyası ikram ederek Kolonyalist olunmaz ağalar!

23 Ocak 2012

Lokomotifçi Lukas

Lukas'ın yeni baskılarından
Çölde bir adamla karşılaşıyorlardı Lokomotifçi Lukas ve Jim. Taaaa uzakta dev gibi bir adam görüyorlardı. Yaklaştıkça boyu kısalan, yanlarına geldiğinde cüce kalan bir adam.

Michael Ende dedem tarafından yapılan, perspektife kafa göz dalan bu dev cüce adamın muhteşem tasviri sayesinde küçücük aklımın soyutlama kaslarının ilk defa çalıştığını hissetmiştim. Şu anda bile neredeyse aynen gözümün önünde, okuduğumda hayal ettiğim bu sahne.

7 yaşında falandım, Milliyet Çocuk Kitapları vardı, ufak mavi kaplı yüzlerce kitabım vardı. Bunlardan Lokomotofçi Lukas ise benim incilimdi. Karşılaştığım herkese Lukas'ı anlatıyordum. Lukas çok güçlü, çok maharetliydi mesela. Bir demir çubuğu büküp fiyonk gibi bağlayabilir, Tükürüğüne ise havada takla attırabilirdi. Düşün, sanki babamın arkadaşı, o zaman öyle seviyorum Lukas'ı.

Hepimizin vardır çocukken babamızın çok sevdiğimiz bir arkadaşı, ilgilenir bizle, oynar, piçlik falan öğretir gizlice. Büyüdüğümüzde pek ilgilenmeyiz Lukas amcayla, loser bir tiptir, hayatın sillesi falan. Başarısızdır. Niye? E herkes çalışırken sen çocuklarla oynadın, kafan paraya pula değil piçliğe çalıştı yıllarca.

Sahiden yahu Lukas amcalara neden yazık oluyor, gerçek dünya ne kadar sert, çocuk ruhlu insanlar niye korunaksız?

06 Ocak 2012

"Papazı dövdürmeyecektik"

Marangoz, eski Türkiye İşçi Partili, rahmetli Sarkis Çerkezoğlu'dan bu topraklara ait bir fabl. Buyurun:

Üç kafadar bir yaz günü yaya olarak yolculuk yapmak zorunda kalıyorlar. Biri Türk, biri Kürt, diğeri de Ermeni. Ermeni olan aynı zamanda da papaz. Sıcak, bir süre sonra yolda susuyorlar. Etrafta su yok. Bağların olgun zamanı. "İki salkım üzüm yiyelim de ağzımız ıslansın" diye bir bağa giriyorlar. Bağın sahibi bir Türk ama onu görememişler. Papaz din adamı ya, "Burası kimindir? Ayıptır" demiş, diğerleri "Yahu kaç paraysa veririz" diyerek yemeye başlamışlar ki bağın sahibi gelmiş. Bakmış yabancı birileri üzümünü yiyor. Fena bozulmuş ama üç kişiyle de başa çıkamayacağını düşünmüş. Birine bakmış, kıyafetinden Ermeni ve papaz olduğu belli. Diğerine bakmış, konuşmasından Kürt olduğunu anlamış. Üçüncüsü de Türk.

Dönmüş Ermeni'ye, "Bak bu adam Türk, yesin malımı, benim kanımdandır, helali hoş olsun. Bu da Kürt'tür ama yine de din kardeşimdir. Peki sen ne demeye yiyorsun benim üzümümü?" demiş. Bu laf, üzerlerine sorumluluk yüklenmeyen Türk ve Kürt'ün hoşuna gitmiş. Adam, diğerleri seyrederken papazı bir güzel dövmüş, kıpırdayacak hal bırakmamış, yere uzatmış.

Bağ sahibi, üç kişiden birini eksiltince Kürt'e dönmüş. "Madem müslümansın da niye bağıma giriyorsun? Bu adam benim milletimden, kanımdan yediyse afiyet olsun, sana ne oluyor?" diyerek bir güzel onu da dövmüş ve yere uzatmış.

Bağın günahı diğer ikisine kalınca Türk'ün gönlü tam rahatlamış ki, bağ sahibi Türk'e dönmüş ve "Ulan hem Türk'sün, hem müslüman, aynı kandanız, aynı dindeniz, bana yapılır mı bu?!" diyerek Türk'e de vurmaya başlamış. Türk dayağı yerken bir ara Kürt'ün yanına devrilmiş, iki yumruğun arasında kulağına "Biz," demiş "papazı dövdürmeyecektik"...

01 Eylül 2011

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği?

"başörtülü gençlere burs vermiyoruz" dedikleri için hakkında bir şeyler yazmak durumunda hissettiğim bir dernek, çağdaş yaşamı destekleme derneği.

bilhassa doğu'da kızların eğitilebilmesi için çydd'nin çabalarını takdirle karşılıyorum. gerek kardelenler, gerek tüm burs projelerine saygıyla bakıyorum. başörtülülere burs vermek istemeyebilirler, tıpkı istanbul belediyesi'nin üniversitelilere harç kredisi ve burs verirken seçici davrandığı gibi. kendi tercihleridir. rahmetli türkan saylan'ın siyasi görüşlerine ve yöntemlerine katılmamam, kendisinin bu vatana yaptığı faydalı işleri görmezden gelmeme neden olamaz. çok açıktır bu.

ama bu tercihin şöyle bir sonucu olduğunu bundan 10 sene kadar önce çok yakından yaşadım. 1999'da deprem zamanı içinde çalıştığımız, üyesi olduğumuz sivil toplum kuruluşu (afsgd) olarak da istanbul valiliği'nde kurulan kriz masasına başvurmuş ve yardımcı olmak istediğimizi belirtmiş, bilhassa ceylan pirinççioğlu'nun büyük eforuyla müthiş işler yapan kriz masasının ufak bir ayağını da biz oluşturmuştuk.

değirmendere ve gölcük'e çok sayıda gönüllü gönderdik, ve kendilerinden aldığımız bilgilere göre nerede ne eksikse hemen istanbul'dan kamyonlara yükleyip temsilcilerimize gönderiyorduk dağıtılmak üzere.

değirmendere'de kızılay çadırlarından oluşturulmuş acil kamplardan birinden telefon etti bir gönüllümüz:

- "burada pek bir şeye gerek yok, çydd burada, yardım dağıtıyorlar zaten"
- "ok nefis, siz de onlara yardımcı olun öyleyse"

yarım saat sonra bir telefon daha geldi başka birinden:

- "burada çok kötü kavga çıktı, jandarmalık olduk, kafa göz yarık hepimizde.".
- "neden?"
- "yardım önerimizi kabul etti çydd görevlileri, ama dağıtım yapılırken sadece türbanlılara, sakallılara vermiyorlardı".
- "ee?"
- "biz de çydd'lilerle taşlarla sopalarla kavga ettik."

bu yukarıda yazdıklarımı bire bir yaşadık, hatırımızdadır. reddeden olacaktır, ben bildiklerimi söyledim, bu da ta o zaman, 20'li yaşlarımdayken bu derneğe bakışımı değişmesi zor bir biçimde yerleştirmiştir.

çydd'nin yaptığı faydalı işlere devam etmesini yürekten diliyorum. umarım burslar vermeye devam ederler, okuma imkanı ömür boyu olamayacak insanlar, kızlar okurlar, büyürler, belki ileride daha güzel, daha yaşanılabilir bir ülkede yaşarlar. ve umarım okuyup büyüyüp birer yetişkin olduklarında bu nefret tohumlarını saçmayacak birer birey olurlar.

çünkü benim nazarımda aslolan insanlıktır. "önce vatan" yazan her dağda taşta "önce insan" yazıldığında hepimiz sade birer insan olabileceğiz.

28 Nisan 2011

Sansüre hayır!



Ekşi Sözlük'ün en altında yıllardır duruyor bu yazı, gayet açık ifadeler:

"Devlet tarafından atanmış bir kurumun internet üzerinde kimin hangi bilgiye ulaşıp ulaşamayacağına karar vermesi insan haklarına aykırıdır. Web siteleri kullanıcıların istekleri doğrultusunda bağlandıkları yerlerdir. Kullanıcılar isterlerse bir web sitesine bağlanmayabilirler. Bu güçleri ve imkanları mevcuttur. Bir kullanıcı bir siteye bağlanmak istiyorsa bu onun tercihi ve hakkıdır. Bağlanmak istemiyorsa bu yine onun tercihi ve hakkıdır. Halkın kendisine hizmet etmesi için görevlendirdiği kurumlar hadlerini aşıp halka neye ulaşıp ulaşmayacağını bilmeyen cahil cühela muamelesi edemezler. Ebeveynlerin çocuklarını sakıncalı içeriklerden koruması için çok sayıda bedava ve ücretli yazılım mevcuttur. Bu yazılımlar bir web tarayıcısını kullanmaktan daha karmaşık teknik bilgi gerektirmemektedir. Devletin milletini küçük düşürmesi ve ebleh yerine koyması yasaktır."

17 Nisan 2011

Sócrates ve Corinthians Demokrasisi

"İlk okuyunca kulağınıza Antik Yunan’dan bir hikaye gibi gelse de, büyük futbolcu Sócrates, "Corinthians Demokrasisi" adlı bir özgürlük hareketine 1980’lerin başında öncülük etmişti..."



Sócrates
Futbol tarihinin önemli orta saha beyinlerinden Sócrates 1954 doğumlu. Botafogo’da başladığı kariyerinin ilk zamanlarında bir yıldız olamadığı gibi Brezilya milli formasını da 25 yaşına kadar giymeyi başaramadı. Üstün top kontrolü ve futbol zekası sayesinde “Doktor” lakabını aldığı sanılsa da, doğrusu futbolla aynı anda (bitirmemiş olsa da) tıp fakültesinde okuduğundan böyle anıldığıdır.

1982 ve 1986’da, her ne kadar finale bile çıkamasalar da, dünya kupalarının gelmiş geçmiş en güzel top oynayan Brezilya milli takımı olduğu herkesçe kabul edilen Zico’lu, Falcaõ’lu takımın kaptanlığını yaptı.

Botafogo’dan sonra yıllarca formasını giydiği, kaptanlığını yaptığı Corinthians ile üç şampiyonluk kazandı ve kulübe kattığı değerlerle bir efsane oldu.


Corinthians
Taraftar sayısı olarak Brezilya’nın Flamengo’dan sonra ikinci, Saõ Paulo’nun ise ilk sırada gelen takımı Corinthians. En önemli özelliği ise Brezilya’da aristokratlar değil işçi sınıfı tarafından kurulan ilk ve tek kulüp.

Şu anda herhangi bir futbol kulübünün yönetildiği şekilde yönetilse de Corinthians zamanında ülke siyasetinde oynadığı rolle milyonlarca insanın kalbini çalmış bir kulüp. Takımın 100 bin kişilik stada siyasi mahkumlara özgürlük talep eden bir pankartla çıktığı zamanlar, Brezilya’da bazı konuların konuşulmasının bile insanların kaybolmasına neden olduğu zamanlardı. Bir yandan da ah şu “ben bu filmi seyrettim” hissi yok mu?!


Corinthians Demokrasisi
Futbol ülkesi Brezilya’da futbolun siyaset üzerindeki etkisi tartışılmaz. İçinde bulunduğumuz 2007 yılı, cunta rejiminin 22 yıl sonunda yıkılmasına katkıda bulunan muhteşem bir futbol hareketi, Corinthians Demokrasisi’nin 25’inci yıldönümü.

İlk okuyunca kulağınıza Antik Yunan’dan bir hikaye gibi gelse de, büyük futbolcu Sócrates, "Corinthians Demokrasisi" adlı bir özgürlük hareketine 1980’lerin başında öncülük etmişti. Amacı ordu baskısı altında karşısında mutsuz ama tepkisizce yaşayıp giden Brezilya halkına “Uyanın!” mesajı verecek örnek bir eylemde bulunmaktı. Düşündü taşındı, aklındakileri takım arkadaşlarına anlattı ve eylem başladı. Kaptanları Sócrates tarafından yönlendirilen futbolcular kendileriyle ilgili konularda yönetimin emirlerini dinlemektense her şey için oylama yapıp ona göre karar almaya başladılar. Buna saha çıkacak onbirin belirlenmesinden tutun, maç için stada ne zaman gidecekleri, eşleriyle ne zaman birlikte olacaklarına kadar çeşitli konular dahildi.

Sahaya dev “Demokrasi” pankartlarıyla çıkıyorlardı.



“Corinthians Demokrasisi’yle yarattığımız momentum harikaydı. Futbol gerçekten popüler olduğundan ve sürekli göz önünde olduğumuzdan dolayı ülkede polemik yaratacak ve özgürlüklerle ilgili, işçi ve işveren olmakla ilgili her mecliste tartışılacak bir eylem yaratmayı başardık; ki nüfusun büyük çoğunluğu için demokrasiden bahsetmenin tahayyül edilemeyeceği zamanlardı” diyor Sócrates.

Sócrates ve arkadaşlarının aylar süren savaşı ülkedeki asıl büyük demokrasi savaşına eklendi ve toplumda yarattığı infial diktatörlüğün ipini çekti. Sócrates’in, hayranı ve dostu, o zamanın sendika lideri, daha sonraki İşçi Partisi lideri, daha da sonraki Brezilya cumhurbaşkanı Lula’nın yanında reform denince akla gelen birkaç kişiden biri olması, Corinthians’ın da başarılı olsun olmasın milyonların kalbinde değişmeyecek bir yere sahip olması tesadüf değil.

25 yıl sonra kendi futbolumuza baktığımızda, tribünde kendisini eleştiren gazetecilere sahadan kolunu sokan “futbolcu”lar; bu futbolculara “motivasyon” sağlamak için her türlü ayrımcı - milliyetçi ifadeyi düşüncesizce kullanarak ders almadan ders veren “hoca”lar; katillere şarkılar - kliplerle methiyeler düzülen bir şehirdeki maçlarda sahaya girip futbolculara yumruk atan “taraftar”lar; dayak yiyeni suçlu, dayak atanı suçsuz çıkarabilen “yönetici”ler; bu yöneticilere yaranabilmek için fütursuzca yalanlar yazabilen “gazeteciler” görüyoruz.

Birisi “demokrasi” mi dedi?


Tarafımdan yazılıp, Ekim 20007 tarihli Arena dergisinde yayımlanmıştır.

30 Mart 2011

Pasaport Polisi Diaries

Bir beş-altı yılı var. Heathrow ya da Stansted; hatırlamıyorum. 

British Airways, İstanbul-Londra. Sarhoşum, uçakta hostese şirinlik yapıp kendimi mini-şaraba boğdurmuşum. Tam yan sırada iki gömlek ceket eleman oturuyor, biri nezle, hapşırıyor hep burnunu siliyor falan, gıcık gıcık bakıyorlar, çözemiyorum; pek de iplemiyorum, birazdan da sızıyorum. Bir ara yarı uyur halde kulağıma ne çalındıysa belli oluyor ki bunlar pek güzide bir cemaatimizden kardeşler; şaraba, küpeye falan kıllanmışlar, cibiliyetsizce atıp tutuyorlar şahsım hakkında: yok bu bulsa domuz da yiyordur, yok bunun karısı da herkese veriyordur, oydu da buydu da... Ulan birden dellendim, ama baktım kemeri söküp uçsam gereken noktada duramam, inince tutuklanırız, siktiret uyu sen. İniyoruz zaten birazdan, hop pasaport, hop İngiliz gıcık polis. 

Polis: Ne amaçla geldiniz?
Ozan: Turistik.
Polis: Nerede kalacaksınız?
Ozan: X hotel.
Polis: Buyurun iyi tatiller.
Ozan: Bir şey söyleyebilir miyim?
Polis: ?
Ozan: Sırada bekleyen iki ceketli türk var, iki-üç arkamda...
Polis: Evet?
Ozan: Uçakta 10 dakikada bir sırayla tuvalete gidiyorlardı devamlı. Sürekli burunlarını siliyorlar hatta bakın.
Polis: Hmm, buyurun siz geçin. -Dübilidübili hışırhışır (telsiz).

Ben yürüyorum sakin sakin bavul bantına doğru, yanımdan K-9 çomarlı iki polis hızla terse doğru geçerek bankoya gidiyor.

Bavulum hemen gelse diyorum, bu müslümanlardan hançer çıkmasın diyorum. Bavulum bayağı bir gelmiyor, ama hacılar da bayağı bir gelmiyor. Bavul hançerden keskinmiş diyorum, gülümseyerek iğrenç, sikko sikko yağan Londra yağmuruna çıkıyorum.

28 Mart 2011

30 yaş bunalımı dediğin...

Bu 30 yaş şeysi denen şeys, bir kere çok açık ki 30 rakamıyla ilgili değil. Daha doğrusu 30 rakamı sadece kişinin bir dönemi bitiriyor olduğuna dair bir görsel tabela.

Asıl dert şu: Kendinin sıradan olduğunu farketmen, kendinin fani olduğunu farketmen, kendinin fiziksel ve cinsel anlamda eskisi gibi güçlü olmadığını farketmen, kendinin şimdiye kadar hebele höbele geçirilmiş zamanlarının ne kadar boş geçmiş olduğunu farketmen gibi şeyler. Aslında şu: Kendini farketmen.

Ben kendimi yeni yeni tanıyorum mesela. Şimdiye kadar hep sağdan soldan, takdir ettiğimiz insanlardan, roman ve film karakterlerinden roller çaldık. Kişilerin beğendimiz, yakıştırdığımız özelliklerini biraz manipüle ederek kendimize atadık -ki özgün sanılsın-. Oysa kişilik denen şey zamanla oturan ve "Aha ben sevdim lan bu tipolojiyi, bundan sonra X olayım" diyerek kurulamayan bir illet olduğundan üstümüzde eğreti duran kıyafetler sırıtmaya başlıyor. Eh, ruhunun giysilerini de vızzık diye değiştiremediğinden, gelsin bunalım, gelsin melankoli.

Kendimizi kandırdığımızı anladığımız, gençliğin saflığının geride kaldığı, hayat denen o heyula gibi dalgametrenin bire bir karşımızda olduğunu farkettiğimiz zamanlardır 30 civarı. Hayat dokunmaya başlar; aile büyükleri birer birer ölmeye başlarlar, arkadaşlarından bile ölenler olur insanın. Büyüdüğünü anladığın an kafana düşen elmadır 30 yaş. Bu bilginin acısı, hayata karşı tek başına olduğunun farkındalığıdır o bunalım.

Ama şimdi başlıyor hayat öyleyse. Düştü elma kafana, yarıldı o kafan bir kere. Şimdi getir kendi paradigmanı, kur teorini, tamamen kendine özgü yeni hayatını.

Kaybetmeyi öğrendiğin an büyüdün çünkü.

Rand vs. Kant: Sonucu belli bir karşılaşma

"İnsanlık tarihinin en kötü insanı" demiş yeteneksiz yazar Ayn Rand, Kant için. Kant sevdalısı olduğumu söyleyemem ancak Ayn R...

Çok Okunanlar