17 Nisan 2011

Sócrates ve Corinthians Demokrasisi

"İlk okuyunca kulağınıza Antik Yunan’dan bir hikaye gibi gelse de, büyük futbolcu Sócrates, "Corinthians Demokrasisi" adlı bir özgürlük hareketine 1980’lerin başında öncülük etmişti..."



Sócrates
Futbol tarihinin önemli orta saha beyinlerinden Sócrates 1954 doğumlu. Botafogo’da başladığı kariyerinin ilk zamanlarında bir yıldız olamadığı gibi Brezilya milli formasını da 25 yaşına kadar giymeyi başaramadı. Üstün top kontrolü ve futbol zekası sayesinde “Doktor” lakabını aldığı sanılsa da, doğrusu futbolla aynı anda (bitirmemiş olsa da) tıp fakültesinde okuduğundan böyle anıldığıdır.

1982 ve 1986’da, her ne kadar finale bile çıkamasalar da, dünya kupalarının gelmiş geçmiş en güzel top oynayan Brezilya milli takımı olduğu herkesçe kabul edilen Zico’lu, Falcaõ’lu takımın kaptanlığını yaptı.

Botafogo’dan sonra yıllarca formasını giydiği, kaptanlığını yaptığı Corinthians ile üç şampiyonluk kazandı ve kulübe kattığı değerlerle bir efsane oldu.


Corinthians
Taraftar sayısı olarak Brezilya’nın Flamengo’dan sonra ikinci, Saõ Paulo’nun ise ilk sırada gelen takımı Corinthians. En önemli özelliği ise Brezilya’da aristokratlar değil işçi sınıfı tarafından kurulan ilk ve tek kulüp.

Şu anda herhangi bir futbol kulübünün yönetildiği şekilde yönetilse de Corinthians zamanında ülke siyasetinde oynadığı rolle milyonlarca insanın kalbini çalmış bir kulüp. Takımın 100 bin kişilik stada siyasi mahkumlara özgürlük talep eden bir pankartla çıktığı zamanlar, Brezilya’da bazı konuların konuşulmasının bile insanların kaybolmasına neden olduğu zamanlardı. Bir yandan da ah şu “ben bu filmi seyrettim” hissi yok mu?!


Corinthians Demokrasisi
Futbol ülkesi Brezilya’da futbolun siyaset üzerindeki etkisi tartışılmaz. İçinde bulunduğumuz 2007 yılı, cunta rejiminin 22 yıl sonunda yıkılmasına katkıda bulunan muhteşem bir futbol hareketi, Corinthians Demokrasisi’nin 25’inci yıldönümü.

İlk okuyunca kulağınıza Antik Yunan’dan bir hikaye gibi gelse de, büyük futbolcu Sócrates, "Corinthians Demokrasisi" adlı bir özgürlük hareketine 1980’lerin başında öncülük etmişti. Amacı ordu baskısı altında karşısında mutsuz ama tepkisizce yaşayıp giden Brezilya halkına “Uyanın!” mesajı verecek örnek bir eylemde bulunmaktı. Düşündü taşındı, aklındakileri takım arkadaşlarına anlattı ve eylem başladı. Kaptanları Sócrates tarafından yönlendirilen futbolcular kendileriyle ilgili konularda yönetimin emirlerini dinlemektense her şey için oylama yapıp ona göre karar almaya başladılar. Buna saha çıkacak onbirin belirlenmesinden tutun, maç için stada ne zaman gidecekleri, eşleriyle ne zaman birlikte olacaklarına kadar çeşitli konular dahildi.

Sahaya dev “Demokrasi” pankartlarıyla çıkıyorlardı.



“Corinthians Demokrasisi’yle yarattığımız momentum harikaydı. Futbol gerçekten popüler olduğundan ve sürekli göz önünde olduğumuzdan dolayı ülkede polemik yaratacak ve özgürlüklerle ilgili, işçi ve işveren olmakla ilgili her mecliste tartışılacak bir eylem yaratmayı başardık; ki nüfusun büyük çoğunluğu için demokrasiden bahsetmenin tahayyül edilemeyeceği zamanlardı” diyor Sócrates.

Sócrates ve arkadaşlarının aylar süren savaşı ülkedeki asıl büyük demokrasi savaşına eklendi ve toplumda yarattığı infial diktatörlüğün ipini çekti. Sócrates’in, hayranı ve dostu, o zamanın sendika lideri, daha sonraki İşçi Partisi lideri, daha da sonraki Brezilya cumhurbaşkanı Lula’nın yanında reform denince akla gelen birkaç kişiden biri olması, Corinthians’ın da başarılı olsun olmasın milyonların kalbinde değişmeyecek bir yere sahip olması tesadüf değil.

25 yıl sonra kendi futbolumuza baktığımızda, tribünde kendisini eleştiren gazetecilere sahadan kolunu sokan “futbolcu”lar; bu futbolculara “motivasyon” sağlamak için her türlü ayrımcı - milliyetçi ifadeyi düşüncesizce kullanarak ders almadan ders veren “hoca”lar; katillere şarkılar - kliplerle methiyeler düzülen bir şehirdeki maçlarda sahaya girip futbolculara yumruk atan “taraftar”lar; dayak yiyeni suçlu, dayak atanı suçsuz çıkarabilen “yönetici”ler; bu yöneticilere yaranabilmek için fütursuzca yalanlar yazabilen “gazeteciler” görüyoruz.

Birisi “demokrasi” mi dedi?


Tarafımdan yazılıp, Ekim 20007 tarihli Arena dergisinde yayımlanmıştır.

30 Mart 2011

Pasaport Polisi Diaries

Bir beş-altı yılı var. Heathrow ya da Stansted; hatırlamıyorum. 

British Airways, İstanbul-Londra. Sarhoşum, uçakta hostese şirinlik yapıp kendimi mini-şaraba boğdurmuşum. Tam yan sırada iki gömlek ceket eleman oturuyor, biri nezle, hapşırıyor hep burnunu siliyor falan, gıcık gıcık bakıyorlar, çözemiyorum; pek de iplemiyorum, birazdan da sızıyorum. Bir ara yarı uyur halde kulağıma ne çalındıysa belli oluyor ki bunlar pek güzide bir cemaatimizden kardeşler; şaraba, küpeye falan kıllanmışlar, cibiliyetsizce atıp tutuyorlar şahsım hakkında: yok bu bulsa domuz da yiyordur, yok bunun karısı da herkese veriyordur, oydu da buydu da... Ulan birden dellendim, ama baktım kemeri söküp uçsam gereken noktada duramam, inince tutuklanırız, siktiret uyu sen. İniyoruz zaten birazdan, hop pasaport, hop İngiliz gıcık polis. 

Polis: Ne amaçla geldiniz?
Ozan: Turistik.
Polis: Nerede kalacaksınız?
Ozan: X hotel.
Polis: Buyurun iyi tatiller.
Ozan: Bir şey söyleyebilir miyim?
Polis: ?
Ozan: Sırada bekleyen iki ceketli türk var, iki-üç arkamda...
Polis: Evet?
Ozan: Uçakta 10 dakikada bir sırayla tuvalete gidiyorlardı devamlı. Sürekli burunlarını siliyorlar hatta bakın.
Polis: Hmm, buyurun siz geçin. -Dübilidübili hışırhışır (telsiz).

Ben yürüyorum sakin sakin bavul bantına doğru, yanımdan K-9 çomarlı iki polis hızla terse doğru geçerek bankoya gidiyor.

Bavulum hemen gelse diyorum, bu müslümanlardan hançer çıkmasın diyorum. Bavulum bayağı bir gelmiyor, ama hacılar da bayağı bir gelmiyor. Bavul hançerden keskinmiş diyorum, gülümseyerek iğrenç, sikko sikko yağan Londra yağmuruna çıkıyorum.

28 Mart 2011

30 yaş bunalımı dediğin...

Bu 30 yaş şeysi denen şeys, bir kere çok açık ki 30 rakamıyla ilgili değil. Daha doğrusu 30 rakamı sadece kişinin bir dönemi bitiriyor olduğuna dair bir görsel tabela.

Asıl dert şu: Kendinin sıradan olduğunu farketmen, kendinin fani olduğunu farketmen, kendinin fiziksel ve cinsel anlamda eskisi gibi güçlü olmadığını farketmen, kendinin şimdiye kadar hebele höbele geçirilmiş zamanlarının ne kadar boş geçmiş olduğunu farketmen gibi şeyler. Aslında şu: Kendini farketmen.

Ben kendimi yeni yeni tanıyorum mesela. Şimdiye kadar hep sağdan soldan, takdir ettiğimiz insanlardan, roman ve film karakterlerinden roller çaldık. Kişilerin beğendimiz, yakıştırdığımız özelliklerini biraz manipüle ederek kendimize atadık -ki özgün sanılsın-. Oysa kişilik denen şey zamanla oturan ve "Aha ben sevdim lan bu tipolojiyi, bundan sonra X olayım" diyerek kurulamayan bir illet olduğundan üstümüzde eğreti duran kıyafetler sırıtmaya başlıyor. Eh, ruhunun giysilerini de vızzık diye değiştiremediğinden, gelsin bunalım, gelsin melankoli.

Kendimizi kandırdığımızı anladığımız, gençliğin saflığının geride kaldığı, hayat denen o heyula gibi dalgametrenin bire bir karşımızda olduğunu farkettiğimiz zamanlardır 30 civarı. Hayat dokunmaya başlar; aile büyükleri birer birer ölmeye başlarlar, arkadaşlarından bile ölenler olur insanın. Büyüdüğünü anladığın an kafana düşen elmadır 30 yaş. Bu bilginin acısı, hayata karşı tek başına olduğunun farkındalığıdır o bunalım.

Ama şimdi başlıyor hayat öyleyse. Düştü elma kafana, yarıldı o kafan bir kere. Şimdi getir kendi paradigmanı, kur teorini, tamamen kendine özgü yeni hayatını.

Kaybetmeyi öğrendiğin an büyüdün çünkü.

07 Mart 2011

Bıyıklarım Yüzünden

Yıllardır kütüphanemde baş köşede bulunan bu kasedi evde kasetçalar olmadığından dinletememiştim kimseye. Neyse ki yaşasın internet, yaşasın fiberoptik bıyıklar.

Üzgün ülkücü Alperen'in albümüyle aynı ismi taşıyan, güftesini de altta paylaştığım bu muhteşem eserin bestesinin Commodore 64 platformunda yapılmış olduğuna dair şüphemi destekleyen unsurlar dinleyince sizin de aklınıza "Exploding Fist" gibi huzur veren karate oyunlarını getirecek.

Peki neden? Tabii ki bıyıklarım yüzünden.




gecenin diline dolanmış yine
dağların soğuğu
alev gizleyenler sökülmüş
namlular çırılçıplak
dokunsam tetiğe
şehri sımsıcak kollarıyla
ezanlar saracak
güneş duvağını çekip atmış yüzünden
gece kahkahalarla birlikte silinip gitmiş
yollara çıkmış yine 
akasya çiçeğinin kokusu
hürriyete kavuşmuş çocuklar
sokaklar bayram yerine dönmüş
şehrin tam orta yerinde
bir eşkıya tedirginliği
ve içimde birikmiş bir sevda ezikliği
hani bir tas su dökülür ya yollara
geri dönecek sevdalar için
birkaç gizli gözyaşı
hani kınalanmış yavuklu ellerinde
çeyiz olup 
nakış nakış işler ya yakamıza
fatih'in gümüş tuğrası
tarihime saldırır kendini bilmeden bazıları
bazen sataşırlar uçlara
sevdalarıma karşı çıkarlar
bıyıklarım yüzünden...

16 Şubat 2011

Endişeli Modern Narcisso

İliklerime kadar uyuz olduğum başbakan ve hükümetin hiç de şaşırmadığım her faşistçe hareketinde "Yetmez ama evetçiler, hadi bakalım bik bik" diye sızlananlara tayyipler aleminden daha fazla uyuz oluyorum.

Hükümetin bu kararları langır lungur geçirebilmesinin tek sebebi milletvekili sayısı, referandum değil! Aptal aptal konuşmak yerine delikanlı gibi elini taşın altına sokarsın, sokağa çıkarsın, örgütlenirsin, işte o zaman fark yaratırsın!

Genel seçimdeki oy oranını iki tane liberal öte tarafa kaydırmadı, merak etme. Bu ülkenin aslında hiçbir zaman değişmemiş olan hükümetleri de iki günde böyle astığım astık, kestiğim kestik olmadı! Eskiden tüm sol görüşlü gazeteleri, dergileri hiçbir suçu yokken her allahın günü asker polis basarken, iddia edilen suçla hiçbir alakası olmayan yazarlar, düşünürler, günahsız gençler hapislerde işkencelerde çürürken neden sesini çıkarmadın? Senin totaliter zihniyetinin sonucu yaşanmadı mı bütün bu yıllar? Sahtekâr seni. Yıllarca sustun sustun, şimdi de sana dokunuyorlar işte! Şimdi mi uyandın? Medyada gördüğün her haberde, üstündeki 90 yıllık vebalden "yetmez ama evet keh keh" diyerek sıyrılamazsın kolay kolay. Cumhuriyet delikanlıları sizi.

Gün gelir solcu öcü, gün gelir dinci öcü. Kimse değil, sensin öcü, sen! Sen rahatını hiç bozmadığın için oluyor bunlar. Batı demokrasisi geldiği yere (ki bu yer maalesef hâlâ kapitalizm mengenesinde saçma sapan bir rol) kolay gelmedi. 200 yıl dünyanın en ağır bedellerini ödedi bu toplumlar.

Varsa senin de cesaretin, atla suya. Evet boyu geçiyor bizim ülkede bu sular, yüzmeyi öğreneceksin, yok öyle. Ama suda yılan var, ben girmem, dersen, bil ki sensin zaten o yılan, senin sudaki aksin o.

Dev aynasını kırdığın, gölgenden korkmayı bıraktığın anda muasır medeniyet seviyesine çıkacaksın, hemşehrim Narcisso.

03 Şubat 2011

Lezbiyenlik ve Kadın Hakları

Neden kadın eşcinselliği güzel de, erkek eşcinselliği çirkin?

Çok basit: Çünkü geçerli sistemde kadın ve erkek eşit değil. Çünkü kadın cinsel meta. Çünkü erkek egemen dünya böyle istiyor. Erkeğin sevdiği vücut formu, kadın vücudu. Hem de iki tane varsa bu formdan bir ilişkide, değmeyin erkeğin keyfine. Erkek eşcinselliği ise rezillik, hatta hastalık. Neden? Çünkü damızlık rolü ortadan kalkan erkeğin otoritesi sarsılacak.

Gerçekten kadınların inanması lazım önce erkek-kadın eşitliğine. Eşitlik ekonomik bağımsızlık ve istediğini yapma özgürlüğü değildir. Eşitlik kafada, beyinde, ruhta da eşit olmaktır.

Kadın beğenilmek için her şeyi yapıyor. Üstelik başarıyor. Egosunu da doyuruyor. Elde edildiği zaman, kendisine paye çıkarıyor. Oysa buna en çok kadının karşı koyması lazım. Savaşması, dünyayı değiştirmesi lazım. Yoksa en fazla kendine yaptığı gibi dünyaya da makyaj yapmış olur kadın.

Allanıp pullanıp, kırmızı rujunuza devam edip ilgi gördüğünüz müddetçe egonuzu yeteri kadar besleyebileceksiniz ve hiçbir şey değişmeyecek. Hakkari'deki veya Bangladeş'teki kadın kocası kahvede otururken tarlada çalışmaya, 12 çocuk bakmaya, yemek yapmaya, ayak yıkamaya, dayak yemeye devam edecek.

Neden? Cinsel meta olmak, beğenilmek, sevilmek, kadının içten içe hoşuna gidiyor. Kadın dünyanın neredeyse bütün medeniyetlerinde ikinci sınıf birey olmaktan kurtulamadıkça, dünyada adalet, eşitlik gibi kavramlar da hakkıyla kavranamayacak.

Neden? Daha kocası evdeki karısıyla eşit olduğunu düşünmüyor ki, bir de sokaktaki insanla eşit olsun...

01 Şubat 2011

Pavyonlar, Traktörler ve Rapaiç

21 Nisan 2001 Fenerbahçe - Gaziantepspor maçı

İznik'te adını unuttuğum bir pavyonumtrakta seyrettim bu maçı ben.

Maçı veren bir yer aradık Aybars Özgür, Değer Dilek, Tahir Soyadıneydi ve ben. Göl kıyısında sikkindirik bir yer bulduk en sonunda projeksiyondan maçı veren, kafe mi desem pavyon mu desem belli değil, son derece yerel bir mekan, girdim; İstanbul alışkanlığıyla yer ayırsınlar diye rica ederken şimdi hatırlamıyorum olsun olsun 10 milyon falan herife toka ettim, çıktık gittik bildiğimiz bir balıkçıya sası bir yayın şiş yemeye.

Maç başlamadan 10 dakika önce gittik bu mekana, önünde 10-15 traktör park etmiş, "Hah" dedik, "Y****ğı yedik". Girdik içeri, karanlık, hayal meyal seçilen 100 kadar siyah kafa ve siyah bıyık, tam ortalarında ama tam ortalarında ışıl ışıl bir masa, ortasında meyvalar etrafında mumlar, garsonspor seyirtti yanımıza "Ağabey hoş geldiniz" diye. "Baba n'aptın, ayıp ulan" falan derken ite kaka oturttu bizi, 100 adet siyah kafa ve siyah bıyık "Şrrrak" diye döndü, hiss-i kablel vuku "Selamünaleyküm" dedik, sanki yerin altından "Harreykumserraoorgh" diye bir efekt geldi çarptı.

Neyse maç başladı uzatacak bir şey yok, ananıskim 1-0, ananıskim 2-0, ananıskim 3-0; deminden beri saygı gösteren 100 kafadan ayrı ses geliyor bize doğru, kıkırdamalar, dalgalar...

Devre arası oldu, rakı üstüne rakı içildi. Sonra ikinci yarı başladı bizler inandık, Fenerbahçe de inandı, Fenerbahçe çıldırdı, ananıskim 3-1, ananıskim 3-2, ananıskim 3-3 oldu, etraf bir garip oldu. Rakı üstüne rakı içildi.

Yine rakıma tam su koyarken pet şişeden, ses geldi "Rapaiç, Rapaiç, Rapaiç, Rapaaaiiiçç, Rapaiç atıyor 4 oluyoor, Rapaiç atıyor 4 oluyooooor" diye, ben fırladım "Heloleolooeoy" diye, elimden pet şişe fırladı bu esnada, nereye gitti bilemedim; arkama baktım nerede diye, o sırada o masadan arkası dönük, kocaman, kel, bıyıklı bir dayı kalktı yavaşça döndü, kafadan aşağıya sular süzülüyor, burundan, bıyıklardan şıpır şıpır sular akıyor. "Allah" dedim, "İznik Devlet Hastanesi ben geliyorum". Dayı bana baktı, 1 saniye kadar, ama 30 saniye sürdü zannımca bu, sonra herif bana saldırdı "Hurrroooaarrgh" diye. Kaçış yok madem, kaldırdım yumruğu, bi' yerine koyucam, herif yumruğun altına eğildi, bir sarıldı belime, kahkahalarla havada çeviriyor beni Bo Derek gibi, "Goooooooaaaaoooooolll" diye bağırıyor falan, sonra bütün masa herifle bir olduk biz, zıplamalar, kaavenin içinde koşuşmalar, falan, filan derken hikaye de budur gençler...

Guinness kutusu ve uzaylılar


Guinness kutularının içinde bir bilye vardır. Acep nedir?

Şimdi efendim bu Guinness normal biralardan daha az gazlı bir arkadaş olduğundan köpüğü de köpük değil kremadır. Diğer biralar kutulanırken karbondioksit basılır içine. Guinness tadı fazla karbondioksitle normal bira gibi gurk burp olacağından daha az karbondioksitli olmak zorundadır. Ama bira kutusunun basıncı fıçıdaki gibi fazla olamadığından kutu guinness bardağa şeyedilince yeterli köpük oluşmaz.

İşte ucunda ufacik bir delikçik olan bu topçik burada önem kazanır. Guinness kutulanırken içine ayrıca azot (nitrojen) konur. Sıvı azot biraya karışınca co2 taşar, e kapalı kutuda taşamayınca, bu topçik'e dolar. Karbondioksit topçike dolunca guinness az gazlı kendi tadına kavuşur. Kutuyu açtığımızda ise bardağa şeyederken köpük az olmakla beraber bu topçikte toplanmış olan gaz dışarı fısssss eder ve normal köpüğünü kremasını oluşturur Guinness'in.

Uzaylıların ise bu işle hiçbir ilgisi yok. İşte buna da maalesef marketing diyorlar.

21 Ağustos 2008

Yılmaz Yücetürk


20 Mayıs 2005 yılında öldü Yılmaz Hoca. Keskin zekalı, keskin kişilikli bir adamdı. Her evliya gibi adamda görüldüğü üzere nadir ancak büyük sinirlenirdi.

Köln Spor Akademisi diplomasının farklı bir şey olduğunu anlamak bizim için güç olmamıştı. Düşünün, o yıllarda Türkiye'de bir altyapı hocası 10 yaşındaki topçularına öğlen yemeğinden sonra her gün 1 saat bilgisayar kullanmayı öğrettiriyordu. Refleks geliştirme oyunları oynardık nedenini bilmeden. Çocuktuk, soğukta sıcakta antrenmandan kaçmak güzeldi, üstelik bilgisayar oyunları. Amstrad'lar aldırmıştı tesislere, kara kara makinalar. Yıllar sonra öğrendik meğer Lobanovsky, Shevchenko'yu aynı yıllarda aynı tedrisattan geçirirmiş.

Bir gün eve dönerken hepimize birer kağıt dağıttı Yılmaz Hoca. Meğer Mexico 86'nın açılış günüymüş. Saat farkından kelli gece yarısı falandı maçlar. Uyku saatimizden çok sonra. Kağıtlarda 1 ay boyunca ebeveynlerimizin riayet etmesi büyük kibarlık ama ikna edici bilimsellikle rica edilen yemek ve uyku saatleri yazıyordu. Eve döndükten sonra yemek yemeden uyumamız, belli bir saat kadar uyuduktan sonra uyandırılıp yemek yedirilip gece yarısı oynanacak olan Dünya Kupası karşılaşmasını seyrettirilmemiz isteniyordu annelerimizden. Zico'nun kaçırdığı penaltıyı da, Maradona'nın bütün İngiltere adasını baştan başa geçerek attığı golü de canlı seyrettik bu sayede.

Bir gün sabah kahvaltıda "Ayrılacak" dediler. Ulan bir üzüldük, ilk antrenmana falan çıkmadık. Hışımla geldi "Ne oluyor lan" diye. Öğrendi, kahkahalarla gülmeye başladı. Anlattı şefkatle; meğer terfi etmiş hocamız, A takımın başına geçiyormuş. "Aynen devam edin" dedi, "kendinizi bozmayın, her gün haber alacağım sizden. Bana inanacaksınız, çok çalışacaksınız, hepiniz 10 yıl sonra Fenerbahçe ile Şampiyon Kulüpler kupası, milli takımla Avrupa Kupası kaldıracaksınız."

3-5 ay sürdü Yılmaz Hoca'nın Fenerbahçe teknik direktörlüğü. Bense 22 yıl sonra en azından Şampiyonlar Ligi'nde şimdilik bir çeyrek final gördüm.


Hepsini boş verin, en azından o yaşımda nefis bir adam nasıl olur onu gördüm.

Eyvallah hocam.

01 Eylül 2007

Edinburgh Kalesi su başı kaya

Eylül 2007 tarihli ARENA dergisinde yayımlanmıştır.


“To be or not to be”nin meşhur Can Yücel çevirisi “Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin?” ise; Edinburgh’da kulağımıza çalınan, bir Amerikalı turistle şehrin yerlisi bir İskoç arasında geçen İngilizce diyalog da aşağıdaki avam örnekle çevrilebilir:

AM.: Selamünaleyküm, bu Edinbörgh kalesi ne tarafta acep?
İSK.: Ne demek ulan Edinbörgh?!
AM.: Ne diyem, mesela, Mahmut mu diyem? Edinbörrgh!
İSK.: Dayı diycen, ağa diycen, Edinbara diycen!

Bu etekli arkadaşların -bara olarak telaffuz ettikleri –burgh eki, Yunanca “pyrgos” kelimesinden türeyip, 'kale' veyahut 'surlarla çevrili binalar topluluğu' manasına gelmekte. Zaten en tepede bir kaya parçasına kurulu Edinburgh kalesinden aşağıya doğru salındığınız Royal Mile’da gördüğünüz viski renkli tüm binalar insanı hayrete düşürecek kadar haşmetli. Her elli metrede kendine has bir meydan, her meydanda bir heykel. Eski şehirde Ortaçağ ve yeni şehirde Georgian dönem mimarisi gerçekten hiç boz(dur)ulmamış, şehir de son savaşta bombalanmamış olduğundan seyrettiğiniz resim Avrupa’nın en dramatik şehrinin resmi. İskoç Aydınlanması adıyla anılan akıl hareketinin hakkıyla tescilli resmi.

Bu cümleler topluluğunun asıl amacı işte bu dramatik sepia resmin içinde yer alan rengarenk, capcanlı boya lekelerinden bahsetmek: Edinburgh Festivali.

Temmuz sonu başlayıp Eylül başı biten bu 1,5 aylık festival, aslında bir aktiviteler serisi. Edinburgh International Festival bunların en eskisi, üst düzey tiyatro ve klasik müzik performanslarından oluşuyor. Bu nefis pahalı ama nefis saygın festivalde herhangi bir aktiviteye gider miyim? Gitmem. Yok ki kardeşim burada "Edinbara Filarmoni Orkestrası feat. Dream Theater” falan gibi alafortanfonik bi konser; gidelim smokinle, kafa sallayalım şöyle...

Edinburgh Jazz & Blues Festivali, Tigerfest Indie Müzik Festivali, Edinburgh Uluslararası Film Festivali, Edinburgh Kitap Festivali gibi çeşitli ilginç dalları olsa da festivalin dünya literatürüne en büyük katkısı tek bir aktiviteyle ortaya çıkıyor: The Fringe.

Dünyanın en büyük sahne sanatları festivali olan Fringe’de bir önceki sene 260 ayrı mekanda 1870 ayrı gösteri icra edilmiş. Bunların hepsini tiyatro salonu zannetmeyin, siz öğlen kafede masada oturup (Rowling’in Harry Potter’ı ilk defa üstünde yazıp milyonlarca pound kırdığı masa) delegeler gibi iki önceki günün Türk gazetesinde transfer haberi kovalarken farketmiyorsunuz, yan masanızda oturup hararetle tartışan Drakula kıyafetli adamla Marilyn Monroe kıyafetli kadın aslında festival programında babalar gibi tarifeli biletli oyunlarını sahnelemekle meşguller. Bir saat sonra da yandaki restoranın önünde “30 Koreli bir Hyundai’ye nasıl sığar, içeride birbirlerini nasıl keserler?” şovu var. Yalnız gösteriler bitince para toplamaca geleneği halen hakim, işin ilginci de yüzlerce kişi seyrediyor hepsini, herkes de çıkarıp bir sürü para veriyor. Enayiler işte, Kumburgaz’da yazlık müsameresi misali çoluk çocuk eğlenecek kendi kendine, biz de para vereceğiz. Yapsalar adam gibi tiyatrolarını, oynasalar ciddi ciddi oyunlarını Türkiye’deki gibi, gidelim biletimizi alalım seyredelim, değil mi? Baksınlar bu işler olunca nasıl oluyor... Ha, bu arada Edinburgh’da kellebaşı yıllık gelir 55 bin dolar imiş. Niyeyse.

Dolanırken ara sokaklarda bir sürü tabela var binaların üstünde. “Sir Arthur Conan Doyle burada yaşadı” gibi. Sherlock Holmes abi. Gördüklerimiz ve gösterildiklerimiz arasında Adam Smith (ekonomist), Alexander Graham Bell (Nokia GÖ99’un tasarımcısı), Ian Anderson (Jethro Tull), Charles Darwin (Adnan Oktar’ın arkadaşı), David Hume (felsefeci), R. L. Stevenson (Gulliver, Long John Silver) gibi tabelalar da vardı. Gerçi biz kültür olarak uzun uzuvlu oyuncu Long John Holmes’u (Boogie Nights) bilmeye daha yatkınız.


Hepsinden sonra bu şehirden ayrılıp tüvit cekete adını veren Tweed nehri vadisinden yeşiiil ve griii renkler arasında gerisin geri yol alırken hepimiz “İskoç Aydınlanması neden aydınlanma?”, “Sanat niye sanat?”, “Müzik niye müzik?” diye sesli düşüncelere daldık ve bir de baktık ki bunların olduğu her yerde sağlık sağlık, eğitim eğitim, sistem sistem, ekonomi de ekonomi olmuş. Varmış bir hikmeti.

Bu kültürlerin insanları her gün “Biri Bizi Gözetliyor”u izlemiyorlar mı peki? İzliyorlar. E biz izlemiyor muyuz? Fark nerede o zaman?

Fark şurada ki, bizler sadece “Biri Bizi Gözetliyor” ve şürekasını izliyoruz. Onun da hakkını veremiyoruz, ayıptır, tabela bile yapmamışız:

“Sıfırbeş Edi bu apartmanda yaşadı.”



Ozan Sezgin

01 Haziran 2007

Long Live Rock’n Roll

Haziran 2007 tarihli ARENA dergisinde yayımlanmıştır.

Hayatımda ne öğrendiysem kitaplardan ve heavy metal şarkı sözlerinden öğrendim. İnternet “çıkana” kadar.

Kitap okumak zaten standart bir erdem olduğundan burada bahsetmeye gerek duymuyorum, internet sonrası kuşağının fazla gelen bilgi nedeniyle nasıl dejenere olduğu da başka bir yazı konusu. Bu yazı, ergenlik hezeyanlarını 80’lerin sonu ve 90’ların başında yaşayan bir çocuğun müzik sayesinde evdeki küçük odasında dünyanın dört bir yanına yaptığı seyahatlere dair bir seyr-ü sefer yazısı.

“En kutsal meslek” sahibi öğretmenlerin vicdanlarında hiçbir sızı duymadan Türk maarif yöntemleriyle biz çocuklara bellettikleri resmi tarih, resmi ideoloji safsatalarının dışında pek bir şey bilmiyordum ben de tüm yaşıtlarım gibi 9-10 yaşındayken. Pop müzik dinliyordum, Levent’te Melodi pasajındaki kasetçide doldurulan karışık salatalardan. Kasetin bir numaralı hit’i Yeke Yeke’yi söyleyerek eğleniyordum tüm salak çocuklar gibi. Nişantaşı Remix vardı, Kifidis’in üstünde, oradan aldığım karışık salata ise Samantha Fox’un Touch Me’sini de içeren Hits of 86 kasediydi. Evet, simsiyah, Raks 90 markalı kaset.

Tüm bu sefalet 1988’de karne hediyesi olarak sömestrda annemin beni Londra’ya götürmesiyle son buldu. (Tabii, şimdi düşündüğümüzde 40 yaşında bir kadının o zamanın Türkiye’sinden kalkıp alışverişe Londra’ya gitmesini çocuğa karne hediyesi olarak yutturmak gerçekten nefis bir taktik! Ebeveynlerimizden öğreneceğimiz hala o kadar çok incelik var ki!) O zamanlar Londra’da Our Price isimli bir müzik mağazaları silsilesi vardı. Her semtte bir tane, 11 yaşında bir çocuk için cennet. O cennete girer girmez dev bir şeytani posterle irkilişimi dün gibi hatırlıyorum. Posterde kırılmış kafasına sokmuş olduğu kaşıkla kendi beyninden bir lokmayı ağzına götüren dünyalar tatlısı bir yaratık vardı. Omuriliğimden aşağıya bir elektrik akımı geçti gitti. Kalbim güm güm atmaya başladı. İlk görüşte aşk bu olmalıydı! Aşkından yollara düştüğüm Samantha Fox’un kasedini almaya gitmişken, hayatımda ilk defa adını duyduğum Iron Maiden adlı grubun meğerse o hafta çıkardığı Seventh Son of a Seventh Son albümü ve bir torba dolusu önceki kasetleriyle çıktım dükkandan. Farketmemiştim ama, hayatım orada değişti diye düşünüyorum şimdi.

Yurtdışından gelen kasetlerin içinde şarkı sözleri vardı, hiç görmediğimiz bir şeydi, şarkı sözü dediğin anca Hey dergisinde falan yazardı, o sözler de İlhan İrem’in ışık dostlarından başka kimselerin anlamadığı sözlerdi, n’apsın 10 yaşında çocuk ışığı, nuru? Iron Maiden sözlerinde yepyeni bir dünya, bambaşka fantaziler vardı. Bir gün 2. Dünya Savaşı’nda Alman Messerschmitt’leriyle İngiliz Spitfire’larının it dalaşları için Fransa-Belçika sınırına, bir diğer gün Paul Atreides’in iktidar mücadelesini izlemeye Frank Herbert’in Dune gezegenine gidiyordum. 2. Dünya Savaşı, bizim için İsmet Paşa’nın büyük gayretleriyle kaçınmış olduğumuz bir felaketti. Ama mesela bize kimse Almanya’nın savaştan çekildiğini açıkladığı gün İsmet Paşa’nın Amerika’ya yaranmak için Almanya’ya savaş açtığını söylememişti.


Okulda bize ilk uçan insan olarak Hezarfen Çelebi’yi gururla anlatırlarken, ben gizlice walkman’den hırslı Icarus’un balmumundan kanatlarıyla uçarak güneşi fethetmeye giderken kanatları eriyerek Ege’nin sularına düşüşünü dinliyordum. Yıllarımı sürekli heavy metal dinleyerek, şarkı sözlerinde anlatılanları ansiklopedilerden her detayına kadar okuyarak geçirdim. Saçma sapan saçlar, yırtık pırtık kotlar, delik deşik postallar ve aile fertlerinin müstehzi bakışları da cabası...

Cumartesi öğlenleri Kadıköy’de Metalium’un eski gitaristi Sadi’ye derse gittikten sonra Beyoğlu’na Gitar Cafe’ye gitmeler, rahmetli Ayı Erhan’a bira ısmarlayıp hayatını anlattırmalar (Erhan’ı hatırlayanlar bilirler, inanıp inanmamanızı umursamadan her seferinde başka bir hayat uydururdu kendine), “Asitçi” dövmeler, ülkücülerden dayak yemeler, Akmar’da Zihni abiye, Pentagram Hakan’a Malmsteen’ler Satriani’ler sipariş etmeler...

Türkiye heavy metale zor alıştı, azınlık olduğumuzdan o zamanlar çok ilginçti kapıcı çocuğu, profesör çocuğu, fabrikatör çocuğunun anlaşılmaz dayanışması; minibüslerde, otobüslerde, aileyle gidilen düğünlerde tanımadığın gençlerle gizli örgüt üyeleri gibi belirsiz selamlaşmalar, Caravan’da Kronik gecelerinde tüm sosyo-ekonomik seviyelerden tanımadığın terli adamlarla sarmaş dolaş kafa sallamalar. Bu müziği dinleyebilmek, aradığın albümü bulabilmek, hasbelkader yılda bir konser olunca gidebilmek o kadar zordu ki, ancak bu sessiz birliktelik, bu Metal fraternitesiyle birbirimize tutunuyorduk.


Şimdi bile, hiç tanımadığım birinin metal dinlediğini öğrendiğimde sanki kuzenmişiz gibi bir yakınlık hissediyorum. Bilirim ki aynı yollardan geçtik, aynı duyguları tattık.

Şimdi bile trafikte, takım elbiseyle kullandığı şirket arabasından cın-cı-cı-cın cı-cı-cın sesler gelen kocaman adamlarla birbirimize ilahi Dio’nun ilk defa yaptığı işareti yaparken hala kalbim 11 yaşında Eddie’yle tanışan o çocuk gibi atıyor.

Öyleyse şimdi hep beraber:
Long live Rock’n Roll!



Ozan Sezgin

Rand vs. Kant: Sonucu belli bir karşılaşma

"İnsanlık tarihinin en kötü insanı" demiş yeteneksiz yazar Ayn Rand, Kant için. Kant sevdalısı olduğumu söyleyemem ancak Ayn R...

Çok Okunanlar