09 Nisan 2007

İki gitti.



Güzel, yaramaz, tekir, piç, bela kedi İKİ, boktan bir 2 Nisan gecesi henüz iki yaşındayken ince hastalıktan öldü... İki aylıkken girdiği arabanın motorundan benim eve, yatağımın ayakucundaki yerinden soğuk bir veteriner masasına uzanan macerası, biraz kısa metrajlı oldu.

Kıtmir isimli iti cennete alıyorlarsa, İki'yi de alsınlar.





04 Nisan 2007

Life On Mars?

www.everything2.com adresli yabancı sitede yayımlanmış olduğundan kelli İngilizcedir.


With one of the strangest lyrics ever to have troubled the charts and a towering chorus, “Life On Mars?” sounds like a cross between a Broadway musical and a Salvador Dali painting. - bbc.co.uk


A David Bowie single, Life on Mars? was released on the then unsuccessful 1971 album “Hunky Dory”. The album sold dismally and Life On Mars? had to wait to be released as a single until June 1973, after when David Bowie had reached international stardom with “Ziggy Stardust”.

The song’s story is an interesting one:

When David Bowie was requested to write the English lyrics to the famous French chanson “Comme d'habitude”, he wrote a song called Even a Fool Learns to Love. Incidentally the same year, The Canadian songwriter Paul Anka bought the rights of the original French version, rewrote it, and called it “My Way”! Just then Frank Sinatra made the song worldwide famous, so the version of Bowie was never released.

David Bowie, angry about losing the fortune by inches, recorded Life On Mars? with the same chords as “My Way” and released his own sarcastic version in the 1971 album “Hunky Dory”.

The song is about a girl who goes to a B movie where there's the question “Is there life on Mars?”. The lyrics are oblique and confusing, containing lines such as "It's on America's tortured brow / That Mickey Mouse has grown up a cow. / Now the workers have struck for fame / Because Lennon’s on sale again." It's considered to be about the alienation of the teens.

To support this release, Mick Rock was made to shoot a video, too. The single reached #3 in the UK charts and stayed there for 13 weeks.

In 1999, Q Magazine listed the results of a reader poll about the greatest singles of all time. As voted by the readers, Life On Mars? came out to be 57th.



Life On Mars?
by David Bowie

It's a God awful small affair,
To the girl with the mousey hair
But her mummy is yelling, "No!"
And her daddy has told her to go,
But her friend is no where to be seen.
Now she walks through her sunken dream
To the seats with the clearest view
And she's hooked to the silver screen
But the film is sadd'ning bore
For she's lived it ten times or more.
She could spit in the eyes of fools
As they ask her to focus on

Sailors! Fighting in the dance hall.
Oh man! Look at those cavemen go.
It's the freakiest show.

Take a look at the lawman, beating up the wrong guy.
Oh man! Wonder if he'll ever know
He's in the best selling show.

Is there life on Mars?


It's on America's tortured brow
That Mickey Mouse has grown up a cow.
Now the workers have struck for fame
'Cause Lennon's on sale again.
See the mice in their million hordes
From Ibiza to the Norfolk Broads.
Rule Britannia is out of bounds
To my mother, my dog, and clowns,
But the film is a sadd'ning bore
'Cause I wrote it ten times or more.
It's about to be writ again
As I ask you to focus on


Ozan Sezgin

Why "x"?

www.everything2.com adresli yabancı sitede yayımlanmış olduğundan kelli İngilizcedir.

Omar Khayyam, philosopher, mathematician, astronomer, wine specialist and a poet (see The Rubáiyát of Omar Khayyám) went the distance while he was working on algebra to unveil the numerical mysteries.

He referred to the unknown variable as "thing", because no one had before thought about the variable deeply enough to need to name it. The Arabic word for thing is "shay". As in Turkish it is "şey". Khayyam went on using shay for the unknown variable in the rest of his works.

In 756 A.D., when The Umayyad Caliphs conquered Andalucia, Spain, scientific translations between Arabic and Spanish began, too. While Khayyam's works were being translated, the translators couldn't make out what to do with this word shay. In order not to manipulate Khayyam's original idea, they decided to leave the word as it is. But in Spanish the vocalization of "sh" could be written with the "x" letter. So they came out with the word "xay" to call the variable.

The further works and studies on [mathematics] and algebra in the western world simplified the word xay into a single letter "x".


The unknown variable "x"…



Ozan Sezgin

Guerilla Kebab

www.everything2.com adresli yabancı sitede yayımlanmış olduğundan kelli İngilizcedir.


'Guerrilla Kebab' is some cooking method I learned on a hunting trip to some distant corner of rural Turkey. The old man I went hunting with was one helluva hunter who did strange things according to me. He called them experience. By the way, I'm not a hunter. I can't either shoot or want to shoot. I accompanied him, it was really nice setting tents in the woods, by the lakes, and this, and that.

One of the so-called strange things was the 'Guerrilla Kebab'. Up to then, I didn't think that I could eat something that delicious while on primitive living conditions.



  • First, you have to shoot an animal so unlucky to get in your shooting range while there is the rest of this whole f'ing world. Let's say it is a laaaarge rabbit. You have to get rid of the rabbit's fur and skin, of course. What? Ah yes, you need a Rambo knife.
  • Then, you have to break an unlucky branch from a tree. Make sure it is straight enough. Sharpen its ends with your glorious Rambo knife. Thrust the stick into the ground at a ninety degree angle. The next step is mounting the rabbit vertically on the stick. In to the anus and out of the mouth is a logical solution.
  • Now... In the trunk of your SUV there is a 25 liter square-shaped aluminum can of margarine, beans, etc. that you'd bought before the trip. Go and grab it. Open the can again with your Rambo knife. Be careful with your hands, the aluminum cap can be lethal at certain times. Eat all the margarine or beans (!), then rinse the inside of the can thoroughly with lakewater.
  • Put the can upside-downward over the 'stick-o-rabbit'. Make sure there's no leak of air from the ground where the can stands. But hey, you've made an oven now!
  • Find dry bushes and branches. Make a fire circularly around the oven. After some 30 minutes, take a look inside the oven. Don't burn yourself. Stab the rabbit with your knife. Is it still hard? OK, wait for another 15 minutes and it should be ready now.


Your 'Guerrilla Kebab' is ready to be eaten. And one more time, be careful with your hands. Try not to eat your fingers.

And by the way, that old man told me he'd learned this method in South America while on mission with Ernesto and friends. Do I believe him? I suppose so. I've seen his photos from Cuba taken in 1990, dining with Fidel.



And I don't take responsibility if you

try this at home!



Ozan Sezgin

01 Nisan 2007

Ex nihilo nihil fit *

Nisan 2007 tarihli ARENA dergisinde yayımlanmıştır.

“Ülkenin düzelmesi, daha iyiye gitmesi, kendini toparlaması için gerekli olan nedir?” sorusunu yönelttiğiniz zaman tüm çapsız entellektüellerimizden aynı cevabı alırsınız: “Eğitim”.

Bunlar okumuş, ama okuduğunu pek anlamamış arkadaşlardır. Sorunlara çözüm bulmaya çalıştıkları, sorunlar üzerinde düşündükleri izlenimi vermek için kestirme cevaplar bulmuşlardır. Eğitim bu çözüm önerilerinin en akıllıcalarından biridir; çünkü detaylıca sohbet etmedikçe çürütmesi zor bir önermedir sorunların ana çözümünün eğitim olduğu. Herkes eğitimli olunca sorunların çözüleceğine inanırlar. Bir tanesi de düşünmez ki, felsefesi, edebiyatı, sanatı, objektif tarihi, düşünce akımları olmayan bir ülkenin akademik tutarlılığı olabilir mi acaba diye... Batı sisteminin eğitim şablonlarını kopyalayarak çocuklarımızı düzgün eğitelim istiyoruz. Bona fide yaklaşıma, iyi niyete şüphe yok. Ama sistem kurmayı beceremeyecek bir düşünsel altyapı ile yola çıkınca, okul binası yapmış oluyoruz sadece. O binanın sadece adı okul oluyor. Kapısında 101 yazan odalarla bölmüş oluyoruz o binaları.

Düzgün, tıkır tıkır işleyen bir üniversite göreniniz var mı ülkede? Kendini bilime adayabilmiş, üniversitenin kaynaklarından istediği kadar faydalanabilen, akademik araştırmalarının sonucunu bürokrasiye bulaşmadan, özgürce yayımlayabilen hoca var mı ülkede?

Batı düşüncesinin kendinde yerleştirdiği en yüce erdem adalettir. Bu da eğitimle değil, niyetle olur. Latincede ubi ius, ubi remedium diye bir hukuki ifade vardır. Nerede bir hak varsa, orada yasal çare de bulunur, demektir. Açarsak, eğer senin vatandaşın hakkını aradığında kışkışlanırsa, adalet sağlanamamış demektir. Eğer güçlünün hakkını güçsüzün hakkından büyük görürsen adalet sağlanamamış demektir. Adalet sistemi düzgün çalışmadığı sürece demokrasiden veya eşitlikten bahsedemeyiz.

Gelişmiş ülkelerin yollarında araç trafiğine dikkat ettiğinizde insanların sürekli birbirine saygı göstermesine şaşırırsınız. Beş araç sağa dönmek için sıralandıysa, arkadan gelen altıncı, haliyle altıncı olarak girer oraya. Çünkü kurallar karşısında diğerleriyle eşit olduğunu annesinin adı kadar kesin biliyordur. Bu fotoğrafı hemen uygulayalım buraya: O altıncı arkadaş sağ şeride girmez, o beş kişiyi yok sayarak gider kafasını sokar birinciyle ikincinin arasına, ikinci aracın sürücüsü de haklı olarak yol vermemeye yeltenir ya da korna çalar. Örneğin devamındaki grafik şiddeti okura bırakarak, bunun neden böyle olduğunu düşünelim. Mesela ilk akla gelen, en okumuşumuz dahil hepimizin terbiyesizin önde gideni olmasıdır! Karşımızdakine neden her konuda saygısızlık yaptığımızı hiç düşündünüz mü?


Saygısızlık varoluşun reddidir. Kelimenin kendisi anlatıyor zaten: Senden olmayanı yok saymak, hiç saymaktır. Saygı, karşındakini sayarak olur. Muhatabım beni saymayarak hareket ettiğinde, hakkımı gaspetmiş olur. Hakkımı aradığımda alabilirsem, karşımdaki sizce bir daha benim hakkımı gaspetmeye kalkar mı? Yukarıdaki örnekte bahsedilen trafik deneyinde haksız konumdaki deneğe, işlediği kusurun karşılığı olan yaptırım uygulansa, ama her seferinde uygulansa, denek işlediği kusuru tekrarlamaktan kanun zoruyla vazgeçecektir. Kanun zoruyla istemeye istemeye sıraya girecek, bunu yıllar boyu yapacaktır. Bu adalettir. Bir adım daha ilerleyelim: Bu arkadaşın çocuğu 20 yıl sonra trafikteki diğer araçlara kanun zoruyla mı saygı gösterecek, yoksa babasından öyle gördüğü için mi saygı gösterecek?

Daha da önemli nokta kendi kendine ortaya çıktı yukarıda. Örnek olarak verdiğim, trafikte yol hakkına saygı duyma alışkanlığı zamanla hayatımıza “tüm haklara saygı duymak” olarak yansıyacak. Trafikte yol verdiğimiz kişi, herhangi bir konuda kişisel fikrini ifade ettiğinde de saygı göstereceğiz. Neden de basit; bileceğiz ki babamız onun babasının hakkına saygı duyuyordu çünkü düzgün çalışan bir adalet sistemi aksine izin vermiyor zaten.

Bir toplumun kendi içinde ve diğer toplumlarla karşılıklı anlayışla yaşayabilmesi için belli temel değerlere sahip olması gerekir ve bunların en önde geleni adalettir. Magna Carta’nın yayımlanma tarihine baktığımızda, batının neden bize göre çok fazla batıda olduğu kolayca anlaşılır.

Bizim ülkemizin “düşünen” insanları örnek aldıkları batının şekilleriyle yaşarlar ama batının kavramlarıyla hiç düşünmezler. Başlığın anlamı da bu arkadaşların bir türlü çözemediği ve eğitimde karar kıldığı “Ne olacak bu ülkenin hali?” sorusunu cevaplıyor:


* Hiçten, hiçbir şey çıkmaz.

01 Mart 2007

Şizofren topluma vitaminler...

Mart 2007 tarihli ARENA dergisinde yayımlanmıştır

Biz farklılıklara tahammül etmesini bilmeyen insanlarız. Sevdiğimizi severiz, başkalarının ise bizi sevmeme hakkının olmasına katlanamayız.

Bir kıza aşık olduk. Kız bizi sevmiyor mu? Bi’ koşu gider kaçırırız.

Yemekte yan masada insanlar bizden daha mı çok eğleniyor? Hop, gider döveriz.

Bir gazeteci, kendi etnik grubuna hitap eden farklı isimde bir gazete mi çıkarıyor? Tak, gider vururuz.

En küçüğümüzden en büyüğümüze hepimiz bunu yapar ve her seferinde suçu dış mihraklara atarız. İşte "dış mihraklar"ın bu ülkeyi istedikleri gibi karıştırabilmesinin en büyük nedeni bu. Ülkenin faşizan karakteri ve lümpen zihniyeti bizlere yol, su, elektrik olarak geri dönüyor.

Siyaset işin hikayesi. Popüler siyasetin ikinci sınıf beyinlerin uğraşısı olduğunu düşünen, kavramsal berraklığın ve inter-disipliner düşünce ilişkilerinde yolunu kaybetmemenin önemine inanan bir insanım. Yaşadığımız son olay gibi, her provokatif cinayette siyasi sebep ve sonuçlar olması tabii ki beklenmeli. Ama ben burada kitlesel bir davranış yapısından bahsediyorum. Post-modern milliyetçilik olarak adlandırabileceğimiz bu altı doldurulamamış beyaz bereli vatanseverliğin bizden alıp götürdüklerini hesaplamaya yanaşanımız yok.

Bizim ülkemizde gazeteciler sokak ortasında kurşunlanıyorsa, turistler apartman boşluklarında tecavüze uğruyorsa, yabancı sporcular stadyum ortasında saldırıya maruz kalıyorsa, insanlar trafikte yol vermediği için bıçaklanarak öldürülüyorsa, bu utanç vericidir. Bu, bizim değişmek adına hiçbir şey yapmadığımızı gösterir. Neden hiçbir şey yapmıyoruz? Çünkü tarafsızız. 1980'lerde düşünmemeye alıştırılmış bir kuşak olarak hep tarafsız kaldık. Bunun sonuçlarını 25 yıl içinde yavaş yavaş, ama acı bir şekilde gördük. Bence bu gördüklerimizin en acı vereni de şu:

"Tarafsız kalmanın, taraflı olmak" olduğunu göremiyoruz. Suya sabuna değmemenin, düşünmemenin, okumamanın diyetini faiziyle ödüyoruz.

Platon'un mağara idolleri örneğinden beri 7000 yıldır "bakın, gördüğünüz şeyler gölgelerdir, o gölgelerin asılları burada" demeye çalışanlar hep susturuldu. Ve korkuyorum ki bu devam edecek. Bu mesele, bu insanların doğruları söylüyor ya da söylemiyor olmasıyla ilgili değil değil. Bu, insanların ne söylerse söylesinler, bunu söylemeye hakları olduğu ile ilgili.

Ülkemiz entelijansiyasının creme de la creme kesiminin çeşitli iletişim organlarıyla, filmleriyle, dizileriyle kafamıza soktuğu popülist-şovenist-ksenofobik* yaklaşımın bizi nemenem sonuçlarla karşı karşıya bıraktığı ortada.

Keşke böyle acı örneklerle öğrenmesek bunları.

Zaman zaman yurtdışındaki iletişim kanallarında Türkiye hakkında çeşitli yazılar dolanır, biz de topluca faks ve e-mail yoluyla hadlerini bildiririz zaman zaman... Diyelim ki Türkiye'nin geri kalmışlığıyla ilgili bir yazı çıktı bir gavur gazetesinde. Ne yapmamız gerekiyor?

Önce "hakkımızda" bu yazılanlar hakkında herekete geçip bu yazıyı yazan Türk düşmanına bütün kanallardan ulaşarak yazısını geri çekmesini sağlayalım. Kendisini tehdit edelim, “akıllı olması” konusunda uyararak bir daha yazı yazması konusunda çeşitli endişeler edinmesini sağlayalım... Anlasın ki Türkiye demokratik bir ülkedir ve T.C. vatandaşları ülkelerine her türlü şerait altında bağlıdırlar, vatan toprağını kaderine terkedemezler... Sanal ortamdaki bütün imkanları kullanalım, bu amansız yanlış anlaşılmayı ortadan kaldıralım. Atatürk'ü Time dergisinin yüzyılın pop şarkıcısı anketinde Elvis Presley'in üstüne çıkaralım ki, dünya bizim gücümüzü görsün, canımız istediğinde nelere kadir olabildiğimizi anlasın...

Ya da bırakalım tüm bu ayakları, tamamen başka şeyler yapalım hayatta.

Burası gerçekten demokratik olsun, istenen buysa tabii. Veyahut hiç demokratik olmadığımızı kabul edip öyle yaşayalım. Barışık olalım. Yalan söylemeyelim. Her yalanın özrü vardır ama kendimize söylediğimiz yalanlar için kendimizi affedersek sittin sene altından kalkamayacağımızı bilelim. Yargıtaydan, AİHM'den ve türlü merciden daha yukarıda "Vicdan" adlı bir yargı organı daha olduğunu aklımızdan çıkarmayalım.

Gerçekten dürüst olsun insanlarımız, devletimiz, ordumuz. Kendimize karşı dürüst olalım. Aynaya bakıp "Başörtüsünü yasağını kaldırırsak, Türkiye İran olur" demeyi denediniz mi? Peki “301’i kaldırırsak, Sevr anlaşması şartlarına geri döneriz" demeyi denediniz mi? Kendinize gülüyorsunuz, değil mi? Kendinize "Paranoyalarını başkalarına anlat!" diyorsunuz.

Ve işin en acı yanı şu ki, sahiden de sonra gidip öyle yapıyorsunuz. Gidip kendinize bile yediremediğiniz paranoyalarınızı sahiden de başkalarına anlatıyorsunuz. Çocuklarınıza okullarda müfredat dahilinde öğrettiriyorsunuz. Medya kanallarından milletinize enjekte ediyorsunuz. Sadece kendinize kabul ettiremediğinizden dolayı, bu yükten kurtulmak için yapıyorsunuz. En etik dışı ve vicdansızca yanı da bu işte...

Kitlesel şizofreniden malul bir milletin evlatları olarak atmamız gereken çok ve büyük adımlar var. Ama ebeveynlerimiz hala bize şizofreni ilaçlarını yuttururken "Bu ne ilacı anne?" sorularımızı vicdansızca "Vitamin, yavrum" diyerek yanıtlıyor...




* Ksenofobi: Yabancı korkusu, yabancı düşmanlığı.

Ozan Sezgin

19 Ocak 2007

Bir gün Etiler'de

Akmerkez'in yerinde Etiler Lisesi'nin top sahası var. O zamanlar.


Etiler Commodore Center var. Etiler’de. Oyun yapıp oyun satıyorlar. Biz de yıllar yılı oyun alıp oyun oynuyoruz. Önce Commodore 64, sonra Amiga, sonra PC oyunları. Adı değişiyor sonra buranın, MCM oluyor. Çapsızlıkları dünya alemin diline düşünce değiştirmek zorunda kalıyorlar herhalde, biz büyümüş oluyoruz, gitmiyoruz daha.



Osman duruyor bu dükkanda. Kırmızı kafa. Sarı kirpik. Teyzesi var bir de, sarı kafa. Ejderha tırnak. Ortak işletiyorlar. Bir keresinde teyzesi kasada duruyor, Osman oyun kopyalıyor, ben de oyun listesine bakıyorum. Arkamda kasada oturan teyzesi hala arkamda kasada otururken, önümdeki kapıdan içeri giriveriyor. Şaşırıyorum. Arkama bakıyorum, teyze kasada. Önüme bakıyorum, teyze kapıda.


“Hoş geldin anne” diyor Osman, rahatlıyorum. Osman farkediyor, gülüyor. Yavşak.


Etiler’de Venüs pastanesinin karşısında Planet bilardonun yan sokağında oturuyor bu dükkan.


Planet de bize kült olmuş bir yer, alt katı atari salonu, üst katı bilardo. Bu bilardocuda zaman zaman Alpboğa’yla bilardo oynuyoruz. Hatta birkaç sene sonra bir gün İbrahim Tatlıses’le amerikan oynuyoruz burada. Geliyor dolanıyor içeride, içerisi ful, herkes kıromtrak, herkes sırıtıyor birbirine ve İbo’ya. Komedi Dans Birlisi Erol Köse var yanında. Sağı solu kesiyor, bizi daha çok kesiyor İbo. Üstümüz başımız daha bir hallice, Levent çocuğuyuz, Nişantaşı Adam’s dükkanından alınma beşyüz birler var üzerimizde.


“Oynayalım mı?” diyor.


Biz seviniyoruz, kafa sallıyoruz. 15 yaşındayız.


“Kaybeden hesabı öder ama” diyor. Komik geliyor, yine kafa sallıyoruz. 15 yaşındayız.


İbo kaş göz yapıyor, Erol koşa koşa iniyor merdivenlerden, biz üst kat camından caddeye bakıyoruz, ne oluyor diye. Erol kapının önündeki Merso’dan bir şey getiriyor, ıstaka olsa gerek. İbo kadife haznesi içinden çıkarıyor ıstakanın dü paresini, hop yekpare ediyor 10 saniyede. Profesyonelce. Alpboğa’yla birbirimize bakıyoruz. Erol da bize. Sırıtıyor köse.


İbrahim Tatlıses acayip bilardo oynuyor. Hiç top sokmuyor ama. Hepsini tek deliğin önüne topluyor. Sonra gülerek tık tık içeri atıyor hepsini. Alpboğa’yla birbirimize bakıyoruz. Erol da bize. Hala sırıtıyor köse.


Teşekkür ediyor İbo. Giderken “Lahmacuncu açacağım” diyor, “beklerim sizi de”.



Bayağı zaman geçiyor. Geriye doğru.


Etiler Commodore Center’dan üç disketlik bir oyun alıyorum, eve gidiyorum. Üç gün boyunca oynuyorum oynuyorum, üçüncü diskete geliyor sıra. Bilgisayar bu disketi tanımıyor bile, sinirle kalkıyorum, ta Ulus’tan yürüye yürüye geliyorum. Teyze tırnaklarını törpülüyor. Beni görüyor, gülüyor Osman. Üçkağıtçı.


“Bitirdin mi?”


“Bu disket bozuk!” diyorum, 13 yaşında bir çocuk ne kadar ciddiyetli ve kızgın olabilirse o kadar kızgın görünmeye çalışıyorum.


Bakıyor disketin sağına soluna, kulağına götürüp sallıyor Osman. Uzman. Kaşlarını kaldırıp:


“Sen onu hoparlörün üstüne koymuşsun, öyle bozulmuş o” diyor Osman orospu çocuğu, teyzesi kafasını sallıyor, “Evet evet, bizde puştluk olur mu hiç?” diyor gibi sallanan kafası.


"Ne hoparlörü? Ne diyorsun sen, bozuk işte!"


Dudaklarımı sıkıyorum, 13 yaşındasın, ne diyeceksin?


"E hep geliyorum ben, değiştiriver işte."


Osman bakıyor, “o kadar da orospu çocuğu olmayayım bari” diye düşünmüş olacak, kaşlarını oynatarak üçüncü disketin temizini takıyor eksternal sürücüye, kopyalayacak yenisini. Yeşil ışığı yanıyor sürücünün, aynı anda teyze birinci viteste patiyle kalkıyor:


"Çocuklar hep bozuyor disketleri, biz de değiştiriyoruz, e nasıl para kazanacağız?"


Osman çark ediyor. Kem küm. Çıkarıyor disketi sürücüden, kırmızı ışığı yanıyor sürücünün, teyze duruyor.


"Sadece disket parası alalım bari" diyor Osman. Sahtekar.


Cebimde para yok, gelirken beş paket İtalya ‘90 Figurine Panini sticker almışım. Son bir utanç dalgasını daha atlatarak, “Cumartesi getiririm” diyorum, “nasıl olsa bunu bitirip, başka oyun alacağım.”


Kafasını olurdan sallıyor Osman, tekrar itiyor yarısı dışarıdaki disketi içeriye. Yeşil ışığı yanıyor sürücünün, teyze yine patiyle kalkıyor:


“Bunların hiçbir zaman olmaz ki paraları! Babaları kendilerine Mersedes alacaklarına, para versinler biraz bu çocuklara. Yok öyle veresiye artık!”


Osman yine çark ediyor. Kem küm. Çıkartıyor disketi sürücüden, kırmızı ışığı yanıyor sürücünün, teyze duruyor.


“Cumartesi geldiğinde alırsın bunu da” diyor sessizce Osman ‘bugün de böyle olsun’ gibisinden af bekleyen bir ifadeyle. Korkak.


Teyze kafasını öteki tarafa çevirerek o ejderha tırnaklarını törpülemeye devam ediyor, ben kafam önümde iki yana sallanarak, sinirli sinirli mırıldanarak çıkıyorum: “Kırılır inşallah tırn...” derken kapıya çarpıyorum bir de salak gibi.


“...akların!”


Küfür edemiyorum.


Belki o zaman o kadına o küfrü edebilseydim, şimdi bu kadar küfürlü konuşmazdım.


Kim bilir?..





27 Kasım 2006

Aristidi'nin Rozeti


"Haldun Sevel, Haziran 1994'te, Maviş adlı küçük teknesiyle, Ayvalık'tan yola çıktı. Bir süre sonra Midilli'nin 'Kolpos Yares' koyuna demirledi. Geceyi orada geçirdi. Ertesi sabah teknede tembellik ederken, kulağına bir türkü çarptı:


'Ela popses tukoma/ Masu pekso baklama/ Naka tebu niyageli/ Napo leksu çiftetelli, çiftetelli, çiftetelli...'

Sevel ayağa kalkıp bakındı. Az ötedeki kayıktan geliyordu bu ses. Civardaki teknelere balık satan yaşlı bir adam, hem sazının tellerine vuruyor, hem de türküyü söylüyordu. Kayıkta kürek çeken, 12-13 yaşlarında bir kız çocuğu da vardı. İhtiyar birkaç el kol hareketi yapınca tombul kız kayığı Maviş'e yanaştırdı. Haldun Sevel, yarım Yunancası ile balığın fiyatını öğrenmeye çalışırken, ihtiyar gayet temiz bir Türkçe ile sordu:


'Siz Türk müsünüz?'

Evet...


'Yoksam İstanbul'dan, Fenerbahçe'den mi?'

Sevel, bu soruya da olumlu cevap verdiğinde ihtiyar ile küçük kız birbirlerine bakıp gülmeye başladılar. Ardından ihtiyarın soruları geldi:


'Belvü duruyor mu Belvü?.. Murat 'ın babası Mustafa Kaptan yaşıyor mu?.. Todori ne durumda?..'

Eski günleri anlatmaya başlamıştı: 'Ben, bundan 40-50 yıl önce Belvü Gazinosu'nda Müzeyyen Senar Hanımefendi okurken, ona sahnede beyaz karanfil verdim, benim elimi sevdi, onu yanaklarından öptüm.'


Artık balık satmayı boşlamıştı ihtiyar adam. Anlatıyor, anlattıkça daha da anlatası geliyordu: İstanbul Rumlarındandı... Ona burada Aristidi Kaptan derlerdi... Yanındaki, Atina'da yaşayan kızından olma torunu Panayota idi, tatil için gelmişti... Yoksa Aristidi orada yalnız yaşıyordu...



Aristidi Kaptan sordu:


'Sende rakı var?'

Evet, vardı.


'Ama Atatürk 'ün rakıdan?..'

'Herhalde Kulüp Rakısı istiyor' diye düşündü Sevel. Sonra Aristidi'nin koya bakan küçücük evine gittiler. Az sonra yemek masası; çiroz salatası, lakerda, sirkeli cacık, salata çorbası ve zeytinyağında kızartılmış iri barbunlarla donatılmıştı. Anlatmayı sürdürdü Aristidi Kaptan: Babası, dedesi hep İstanbulluydu... Son olarak Moda'da, Mektep Sokak'ta oturmuşlardı. 6-7 Eylül (1955) olaylarından sonra ayrılmak zorunda kalmışlardı... Şimdi 80'ini aşmıştı...


Haldun Sevel, 'Yaşlısın, hastasın, niye kızının yanına taşınmıyorsun? Burada doğru dürüst hastane yok, doktor yok' demesi üzerine, Aristidi Kaptan elini Türkiye kıyılarına doğru sallayarak şöyle dedi:


'Gitmem... Bak buradan memleketi seyrediyorum, gitmem...'

Bu arada rakılar bitti, uzoya geçildi.


Böyle sıcak anılarla dolu birkaç günden sonra ayrılık vakti geldi. Sevel sordu:


'Tekrar geleceğim... Benden ne istersin?'

Aristidi Kaptan iki şey istedi:


'Atatürk'ün rakısından getir... Bir de Fenerbahçe rozeti...'

Haldun Sevel, Aristidi'ye niye ceket yakasında yıpranmış, solmuş bir Fenerbahçe rozeti taşıdığını sordu. İhtiyar anlatmaya başladı:


'Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra İstanbul işgal edildi. Halimiz perişandı. İşgalci İngilizlere, Fransızlara beddua ediyorduk. Mütarekenin sonuna doğru, babam heyecanla geldi. Maça gidecektik. İngiliz takımı ile Fenerbahçe karşılaşacaktı. Herkes Fenerbahçe'nin perişan olacağını sanıyordu. Çok sert bir maç oldu. Fenerbahçe kazandı. Ortalık bayram yerine döndü. Sokaklarda fener alayları yapıldı. İstanbul halkı evindeki gaz lambalarında kullandığı gazı dahi, meşaleleri yakalım, galibiyeti kutlayalım diye bize verdi. İşte bu rozeti o gün yakama taktım, bir daha da çıkarmadım.'

Futboldan anlamasa da Fenerbahçe taraftarı olan Haldun Sevel bunun üstüne Aristidi'nin elini öptü.


Aradan iki yıl geçti. Söz vermesine, çok istemesine rağmen Sevel, Midilli'ye gidemedi. Nihayet, 1996 yazında fırsatını buldu. Rakıları ve Fenerbahçe rozetlerini teknesine yükleyip yola çıktı. Ve Aristidi Kaptan'ın kapısını çaldı...


Geçen sürede Aristidi iyice kötülemişti. Önce onu tanımadı. Sevel, Kulüp rakılarını, Fenerbahçe rozetlerini çıkarınca hafızası yavaş yavaş yerine geldi:


'Niye bu kadar geç kaldın?'

Zar zor yerinden kalkan Aristidi, eski ceketini giydi... Yakasına yepyeni Fenerbahçe rozetini taktı... Arkadaşlarının koluna girip kahvenin yolunu tuttu.


Oflaya puflaya, dura kalka, nefes nefese kahveye vardı ve rozetini gururla arkadaşlarına gösterdi:



'Size demiştim. Geldi, işte rozetim geldi.'

Kahveden koca bir alkış sesi yükseldi.


Kısa bir süre sonra, Aristidi dünyaya gözlerini yumdu. Mezarına, Haldun Sevel'in Fenerbahçe ve Moda'dan alıp götürdüğü memleket toprağı serpildi."



13/01/2006
Emre Aköz - Sabah

17 Ekim 2006

Foucault'nun Sarkacı

Foucault'nun Pendulumu çok basit ve çok zevkli bir oyun vasıtasıyla blogumuza teşrif ettiler. Mouse'a basılı tutun, ip fırlatın, bırakın, yeniden basın. Böylece ilerleyin. Çok uzağa atmayın, yerle bir olmayın. İki denemede iyi bir oyuncu olursunuz. Zevkli.

Foucault'nun Scrotumu ise bir sonraki oyunumuz olacak!



15 Ağustos 2006

Ockham'ın Usturası



Londra'da çektiğim fotoğraflara bakıyordum. Bir yol tabelası çekmişim, aylar sonra uyandım neden çektiğime: "Ockham - 1 km" diyordu. Ta 1300'lü yıllarda William diye bir arkadaşın yaşadığı Ockham köyü. Hani usturası meşhur olan William. Frankofonlar Occam'lı Guillaume diye tanırlar kendisini.

Bu William, skolastik dönemde felsefeciler ayrı, Vatikan ayrı, herkes bir konuda yetmiş iki laf ettiğinden olacak, kavramlar iyice aklını karıştırdığında düşünmüş taşınmış, 700 yıl sonra bile geçerliliğini koruyan önermeyi ortaya atmış: "Bir sorunun iki ayrı teorik çözümü varsa bunlardan daha basit olan doğru kabul edilmelidir". Yani Ockham'lı William'a göre, daha çok done içeren, mevzuyu sofistike hale getiren teorinin çıkıntıları ustura vasıtasıyla tıraşlanmalıdır.

Edouard Jeauneau'nun deyişiyle "Fazlalık durumundaki varolanları, parazit durumundaki urları kesip atmak" işleviyle ön plana çıkmış bu bilimsel prensip, bir anlamda, "düşünmenin ekonomi ilkesi"dir.

Bilimadamı terminolojisiyle "Evreni n sayıda elemanla açıklayabiliyorsak n+1 unsurla açıklamaya çalışmamalıyız" denebilecek bu prensibi bir felsefeci ise şöyle açıklayacaktır:

"Nal sesleri duyduğunuz zaman atları düşünün, zebraları değil".

01 Ağustos 2006

Neyzen Tevfik

1950'lerin başında bir gece Beşiktaş meyhanelerinden birine, elinde bir ney muhafazası taşıyan, 25-30 yaşlarında, iyi giyimli bir genç girer.


Şöyle bir etrafı kolaçan ettikten sonra, boş bulduğu bir masaya ilişip, havalı bir el hareketi ile garsonu çağırır:
- Bakar mısın buraya...
- Buyur beyim?
- Bir Fahrettin Kerim bana. Biraz buz, az da badem.
- Başüstüne beyim.



Fahrettin Kerim, o zamanların kısa boyuyla meşhur İstanbul valisi Fahrettin Kerim Gökay'ın adı ile anılan minik rakı şişesi. Hatta "mini mini valimiz, ne olacak halimiz" şeklinde tekerlemesi de vardır.


Sipariş gelmeden daha, mekanın sahibi gelir masaya,
- Delikanlı, bakar mısınız?


Delikanlı afili bir bakış atar;


- Buyurun?
- O masadan kalkmanızı rica edecektim, şu arkadaki masaya alsak sizi.
- Ne münasebet efendim, boştu masa ben geldiğimde.
- Üstadın masasıdır bu, buraya gelen herkes bilir, kimse oturmaz!
- Ne üstadı imiş canım bu?


Patronun gözü masadaki neye ilişir ve gözüyle işaret eder:



- Üstad; Neyzen Tevfik...
- O da iyi çalar tabii, lakin benim üstad diyeceğim adam bu aleti benden iyi üflemeli.


Patron sinirlenir, genci yakasından kavrar, iki de fedai hareketlenir masaya doğru.


Tam o sırada arkalarından ses gelir:
- Barba, bırak otursun çocuk...


Az önce meyhaneye girip, kimsenin haberi olmadan duruma şahit olan Neyzen Tevfik'tir konuşan. Son demleridir artık üstadın, durulmuştur artık. Yavaşça ilişir arkadaki boş masaya, bir fahrettin kerim de o söyler, az da badem.


Delikanlı ikinci şişeyi de bitirdikten sonra, neyi çıkartır muhafazasından, dudaklarına götürür.


Patron artık dayanamaz acele seyirtir masaya:


- Delikanlı ayıp yahu, üstadın yanında... Her şeyin bir edebi, usulü var yahu!



Arka masadan Neyzen'in sesi duyulur:


- Bırak Barba, çalsın çocuk.


Barba, üstada hürmetten, geri geri çekilir karanlığa doğru, delikanlı başlar bir taksim üflemeye. Herkes bırakır çatalı, bıçağı, kadehi; kulak kesilir. Ustadır delikanlı hakikaten. Nefis taksimini bitirir. Rakısına uzanır, etrafına bakarak yudumlarken tam, rüya gibi bir ney sesi duyulur üstadın masasından. Neyzen, delikanlının çıkamadığı perdeden almış, devam etmektedir.


Şaşırır delikanlı, hem zordur o perdeye çıkmak, hem de alıcı gözle baktığı halde, ney görememiştir üstadın elinde o ana kadar. Arkasına yavaşça döner, bakar... Gözleri donup kalır. Cebinden çıkardığı birkaç lirayı içtiği rakının yanına yavaşça koyar, başı önünde çıkar gider dükkandan.


Herkes dönüp Neyzen'e bakar.


Üstadın elinde ney değil, boş fahrettin kerim vardır, huşu içinde rakı şişesine üflemektedir gülümseyerek...

Rand vs. Kant: Sonucu belli bir karşılaşma

"İnsanlık tarihinin en kötü insanı" demiş yeteneksiz yazar Ayn Rand, Kant için. Kant sevdalısı olduğumu söyleyemem ancak Ayn R...

Çok Okunanlar